top of page
vâveylâ (1)_edited.png
afife çapası

*OF…AH/OH!: Gençlerin iç seslerinin duyulduğu bir dünya

Birlikte çocuk ve gençlik tiyatrosu eğitimi alan ACT Project ekibinin geçen sezondan bu yana sahnede olan oyunu *OF…AH/OH! üzerine konuşmak için bir araya geldik. Metin yazımı, dramaturji çalışması, kostüm uygulama, dekor realizasyon gibi tiyatro adımlarının her birine en az birkaç kişinin imza attığı oyun, kelimenin gerçek anlamıyla kolektif bir çabanın ürünü.  Tek kişilik oyun estetiğinin ve/veya oyun künyelerinde bir ya da birkaç kişinin isminin yazılı olduğu bir çokluk ortamında topluluk ruhuyla oyun üreten ekipler bizi ayrıca heyecanlandırıyor. 


OF…AH/OH! Oyunu Ekip Fotoğrafı. Fotoğraf: Berna Süre
OF…AH/OH! Oyunu Ekip Fotoğrafı. Fotoğraf: Berna Süre

Oyun, gençlik döneminde deneyimlediğimiz kaygı, korku ve arzuları kesiştirerek âdeta bizi bize aynalıyor. Belki de büyüme sancıları çeken birçok insan için en zorlayıcı süreç, kendi benliğiyle girdiği çatışma oluyor. Hepimiz dış seslerimiz ve iç seslerimizle bir arada yaşıyoruz; birini diğerinden ayırmak bazen çok güç olabiliyor. Oyun bana bunları düşündürürken karşıma bir araştırma çıktı; oradan bazı insanların aslında bir iç sese sahip olmadığını öğrendim. 2008 yılında Dr. Russell T. Hurlburt ve Chris Heavey’nin bir üniversitede rastgele seçtikleri 30 öğrenci üzerinde yaptıkları çalışmada, bazı öğrencilerin kendileriyle hiç iç monolog kurmadıkları fark edilmiş. İç sesin olmadığı, insanın kendi kendini yargılamadığı bir hâl kulağa huzurlu geliyor olabilir… Ancak bir yanıyla da insan; kaygılarını ve korkularını birileri duyabilseydi neler olurdu diye düşünmeden edemiyor. 


Aile evinde çocukluk ve ilk gençlikte duyulmanın zorluğu geliyor aklıma. Büyümeye çalışırken en çok odamızda iç seslerimizle baş başa kalabiliyoruz. Arkadaşlarla dışarıya çıkabilmek ise içteki huzursuzluğu dış seslerle, sokaktaki seslerle yeni karşılaşmalarla yapabilme fırsatı oluyor.   İşte mesela arkadaşlarla gidilen o ilk konser, kendi başına ve kimseye hesap vermeden eğlenebilmenin tadına vardığımız o an’lar ne özeldir. Belki de şu an bu oyunu izleyen gençler, ilk kez arkadaşlarıyla tiyatroya gelmenin ve sahnede "anlaşılabiliyor olmanın" tadını çıkarıyorlar. Bu bakımdan oyunun, amacını gayet başarılı bir şekilde gerçekleştirdiğini düşünüyorum. Ve iç sesimle dış sesimi buluşturup sorularımı onlara iletiyorum. 


Öncelikle sizi merak ediyoruz. ACT Project nasıl bir araya geldi? Nasıl bir tiyatro hayali ve düşüncesi sizi buluşturdu?  


İlker Çalışkan: Biz, Kadir Has Üniversitesi Tiyatro Bölümü ve İsveç’ten “Unga Klara” isimli çocuk ve gençlik tiyatrosunun yürütücülüğünde yapılan bir eğitimde tanıştık. İngilizce kısaltması ACT olan, “Sanatsal Özgürlük ve Türkiye’de Sanat Alanında Çocuk ve Gençlik Perspektifi” isimli eğitim 2022 yılında başladı. Ve bu perspektifle yapılan araştırma, hem pratik hem teorik çalışmalarla 2024 yılına kadar sürdü. İzmir, Diyarbakır ve İstanbul şehirlerinden katılımcıları olan bu projede biz İstanbul ekibi olarak odağına gençleri alan; onların perspektiflerini araştıran ve sanatsal ihtiyaçlarına cevap verecek tiyatral üretimler yapmak için ACT Project olarak yola devam etmeye karar verdik.


Ayrıca ben “nasıl bir tiyatro hayal ediyorum” sorusuna yanıt vermek istiyorum: Gençlerin ebeveyn tavsiyesiyle veya başka bir dışsal nedenden dolayı değil, kendi istedikleri ve merak ettikleri için gittiği bir tiyatro bu. Yani yaşayan bir mekân. Mesela, hâlâ öyle mi bilmiyorum ama sinemaya gençler flört etmek için de giderdi. Şu an konserlerde veya kafelerde oluyor bu daha çok. Bu bir örnek sadece ama tiyatronun işte böyle, gençlerin hayatlarının kendiliğinden bir parçası olmasını çok isterim.


Anıl Çalım: Uluslararası bir proje ile bir araya gelip, gençlik tiyatrosu alanında birlikte üretimlerde bulunabileceğimize dair inançla yolumuza devam ettik. Hayalimiz gençlik alanında nitelikli işler üretmek. 


Ece Z. Taşkın: Aynı zamanda nitelikli işler üretmeye çalışırken, gençlerle birlikte merak edeceğimiz, araştıracağımız ve keşfedeceğimiz bir tiyatro düşüncesinin peşinden gidiyoruz. 


OF…AH/OH! oyunundan bir kare. Fotoğraf: Ayten Çelik
OF…AH/OH! oyunundan bir kare. Fotoğraf: Ayten Çelik

 *OF…AH/OH!  tam da anlattığınız hayalin örneklerinden öyleyse. Gençlik zamanlarının kariyer, aşk, aile, kaygı arasında gidip geldiği derin bir iç çekiş olarak tanımlayabilir miyiz bu oyununuzu ?


İlker:  Kariyer hariç söylediğiniz şeyler var ama sanırım bunlarla sınırlı değil 

çünkü ben “iç çekiş” deyince ister hüzünlü ister arzu duyan bir tonu olsun 

kıyıya belli bir tempo aralığında vuran dalgaları duyuyorum.

Oysa ansızın atılan çığlıklar, kesik kesik yaşanan aşklar, kreşendoya doğru kararlı biçimde ilerleyen mücadeleler de var. Ve benim sayamadığım bir sürü başka nefes alma biçimleri…

Ilgım Öztekin: İç çekişten ziyade bir dışavurum gibi bence. İçeride olanın dışarıya yansıması, taşması, duyulması diyebilirim. 


Anıl: İçerisi ve dışarısının iletişimi gibi görüyorum ben bu nidaları. Ne çok içeriden ne de dışarıdan. Tam da oyunumuzun anlattığı şey gibi tam da o araftan, o sıkışmışlıktan, o aralıktan, o boşluktan; özgürleşen, özgürleşemeyen, konuşan, uçan, taşan, boğulan, yorulan, haykıran bir ses. 


Ece: Bir yandan da belki yetişkinlikte de devam eden bu nidaların ilk ortaya çıktığı, zorlu ama bir o kadar da heyecanlı ilk karşılaşmalar, bu nedenle daha çok bağrımızın açılması gibi. 

Kardelen E. Yıldız : İç çekiş güzel bir adlandırma. Ama bu tanıma bazı tanımlayamama hallerini de eklemek isterim. Ya da soru sormayı, kafaların karışmasını, kararsızlıkları, arayışları….


Bu iç dış sarmalını en iyi temsil eden şeylerden biri kullandığınız aynalar bence. Oyuna ilk girdiğimizde bizi aynalarla karşılıyorsunuz. Bu, seyirciye ilk dakikadan itibaren “birazdan izleyeceğin sadece biz değiliz, sensin” demenin bir yolu muydu? 


Ece : Seyiriciyi, bir ayna berraklığında olmayan, ses çıkaran aynalarla karşılıyoruz, ve onların iç seslerini seslendirmeye başlıyoruz. Aslında birazdan birlikte bir oyun kuracağız, bugün sahnedeki üç karakterin iç sesine tanıklık ediyoruz, başka bir gün sizin iç sesiniz dile gelebilir demek. Bu hikâyenin benzeri seyircide var mı, seyirciye kendinden nasıl parçalar hatırlatıyor bunları merak ediyoruz. Ayna tutmak da merakımızın ilk göstergesi diyebiliriz. Bu biraz da tiyatroya özgü olanı hatırlatarak başlama ihtiyacı, o anda o alanda birlikteyiz ve bu ihtimallerle dolu hikâyeyi seyirci olmadan keşfedemeyiz. Gençlerle, kendi gençliğimizle beraber oynayacağız demenin bir yolu gibi. Oyunsu alanı hem kendimiz hem seyirci için açmanın bir yöntemi. 


Ilgım: Bence böyle de okunabilir. Bana bir yandan bir yüzleşme gibi de hissettiriyor aynaya bakmak. 


Anıl: Biraz da yansılama aslında evet. Gençlerin hikâyesi, bizim hikâyemiz, sizin hikâyeniz. Biraz kendinize de dönün, kendinize de bakın demek gibi. Başka bir düzlemde başka bir gerçeklikte buluşmak gibi. Aynalar çok da ayna formunda da değil ayrıca. Biraz buğulu, biraz puslu. İçimizi açmak, kendimizi görmek gerçekten mümkün mü? Ya da öyle kolayca ulaşabilir miyiz o öze, o benliğe? Biraz bu sorular, biraz biz, biraz siz, biraz da onlar…  İzleyiciler de dahil olmak üzere bir zamanlar hepimizin bir parçası olduğu bir dönemi sahneye taşıyoruz: Gençliği. Dolayısıyla seyirciyi ilk andan itibaren oyunun bir parçası haline getirme isteğimiz kaçınılmazdı. O teması, o bağı ilk dakikadan itibaren kurmazsak ulaşmak istediğimiz şeye ulaşamayacağımıza inandık. Böylece bu tercihte bulunduk diyebiliriz. 


Kardelen : Aynadaki ben veya sen fark etmiyor iç seslerimizde buluşmak için bir araç daha çok. Belki de kendi sesimizi duymak için çıktığımız bir platform.


Aile ilişkilerimiz, bize verilen eğitim biçimi, geldiğimiz sınıfsal katman vs ayrı ayrı ya da birlikte kendi sesimizi dışarıya duyurmamızı engelleyebiliyor. Üzerine din, toplumsal kültürle gelen şablonlar da eklenince iyice duyamaz oluyoruz. Bu sıkışmışlığa dair eleştirileri de var oyununuzun. Genç seyircilerinizle oyun bu anlamda nasıl bir senkron yakalıyor?


İlker: Gençler çoğunlukla oyun sonrasında anlaşıldıklarını, duyulduklarını söylüyorlar bize. Oyundaki her şey birebir onların hayatlarıyla örtüşmeyebiliyor tabii ama onlara benzesin veya benzemesin üç gencin hikâyesini izlemenin kendisi iyi geliyor sanırım. Bu, hemen oyun sonrası yaptığımız söyleşide veya hayatının başka bir anında, insanın kendini ifade edebilmesi için yüreklendirici geliyor olabilir. 


Ece: Oyunun başlıca hedef kitlesi gençler, bir yandan da gençlikten yolu geçen herkes. Gençlerle temasta olanlar, aileler, öğretmenler... Gençlerle duygusal ortaklık kurabildiğimiz noktada aslında bu yalnız kalma korkusunun ne demek olduğunu etraflarındaki yetişkinlere birlikte anlatmaya niyet ediyoruz. ‘’Hatırlıyor musunuz, siz de bunu hissetmiştiniz’’ demenin, gençler ve yetişkinler arasındaki yıkılmış köprüyü biraz olsun tamir etmenin ihtimalini de bir yandan arıyoruz. 


Anıl: Gençler de aynı yetişkinler gibi birbirinden çok farklı bireyler. Hisleri, korkuları, hayalleri de birbirinden çok farklı. Burada bizim temsil ettiğimiz gençlerin gençliğin tamamını temsil etmesinin mümkün olmadığının farkındaydık.

Bu yüzden bazen oyunumuzdaki gençlerin fazla “naif” olduğuna dair de yorumlar alabiliyoruz. Ancak yakaladığımız anlar, durumlar ve hisler pek çok gencin yaşadıklarıyla örtüşüyor, en azından gençlerin kendi ifadeleri bu yönde. Bu yüzden gençlerin bir kısmının sahnedeki olaylarla durumlarla ve hislerle bir özdeşleşim yakaladığını söylemek mümkün. 


Kardelen: Hangi durumlarda sesimizi çıkarmakta zorlanıyoruz, ne gibi durumlarda korksak iç sesimizi dillendirmeye cesaret edebiliyoruz, tam konuşmak, ifade etmek isterken kimler ve neler yüzünden iç sesimizi duymaktan, dışarı çıkarmaktan korkuyoruz? Gibi soruları da eklemek isterim.


Peki sizin oyunda özdeşliği olan of'larınız, ah'larınız ve oh'larınız neler?


İlker: O kadar çok ki… Şu anda da öyle… Yani yaşadığım her an, herkes gibi. Bu oyun biraz da bizim ilk gençlik deneyimlerimizden süzülerek ortaya çıktı. Dolayısıyla biraz oyunumuz gibiydik, biraz değil.


Ilgım: Çok gerçekten de. Örnek vermem gerekirse ben de Aylin gibi aileme çok yalan söylerdim mesela. Gitmek istediğim bir yer varsa ve izin vermeyeceğini düşünüyorsam hemen bir bahane bulma arayışına girerdim. 


Anıl: Fırat’ın aşk acısının yoğunluğu, Aylin’in muhafazakar çevresinin içerisindeki çıkış arayışı, İpek’in kimlik inşası ve kendini tanıma yolculuğu… Hepsi hepimizin of, ah ve oh’larıyla ortaklaşıyor aslında. 


Ece: Sadece kendi gençliğimiz  değil, birlikte büyüdüğümüz arkadaşlarımızın da of’ları, ah’ları ve oh’ları var bu oyunda. Aylin’in ilk konserine gittiği o an, İpek’in içinde çırpınan “Acaba çok yakın arkadaşım mı başka bir şey mi oluyor?” sorusu.


Kardelen:  Ece’ye katılıyorum. Tabii ki bizden de parçalar taşıyor fakat ben oyunumuzun kolektif bir bilinçdışının yansımaları ve seslerini taşıdığını düşünüyorum.


Kolektif demişken gençlik gibi bir temada ekipçe oyun yazmak nasıl bir deneyimdi?


İlker: Çok şaşırtıcıydı. Oyunumuzun teması değil de hedef kitlesi gençlerdi dersek daha doğru olur sanırım. Yani onlar sadece olay örgüsünde kullanacağımız karakterler veya bir atmosfer değil, oyun yoluyla iletişim kurmak istediğimiz özneler. Bu yüzden de onların perspektiflerini araştırmaya, kendimiz olarak onların bakış açılarından bakabilmeye çabaladık. Bu temelde iki yoldan gerçekleşti: Birincisi kendimizin de bir zamanlar genç olduğunu hatırlayıp o zamanlar bizi nelerin ilgilendirdiğini, nasıl yaşadığımızı araştırmaktı. Buradan doğan yalın bir olay örgüsü oluşturduktan ve bazı sahneleri çalıştıktan sonra da genç seyircilerle bunları paylaştık. “Referans grup” dediğimiz bu yöntemde gençleri uzmanlarımız olarak kabul ediyor ve hazırladığımız parçalarla ilgili hislerini, düşüncelerini, sorularını ve eleştirilerini dinliyoruz. Sonra hem metni hem de bir bütün olarak oyunu çalışmaya devam ediyoruz. Bugün hâlâ oyun sonrası yaptığımız söyleşilerle oyunumuz az ya da çok şekillenmeye devam ediyor. Tüm süreç boyunca bildiğini sandığın şeyleri bilmediğini fark etmek, onlara başka türlü de bakabilmek veya bazen yeniden keşfetmek oldukça şaşırtıcıydı. Farklı yazma üsluplarına sahip olduğumuz için bunları kelimeye dökmek ve tutarlı bir bütün oluşturmak da kolay olmadı ama esas zorlu kısım bu keşif süreciydi benim için. Yine de insanın bir şeyler öğrenirken zorlanması kötü değil, tam tersine oldukça ufuk açıcı.


OF…AH/OH! oyunu afişi. Afiş Tasarım: Sude Nur Küp
OF…AH/OH! oyunu afişi. Afiş Tasarım: Sude Nur Küp

Anıl: Oyun yazmak zor, birlikte oyun yazmak zor, hedef kitlesi gençler olan bir oyun yazmak daha da zor bence… Çok fazla ortak nokta belirlemek gerekiyor. Öncelikle sanat bakışınızda ortaklıklar bulmak zorundasınız, gençliğe ve gençlere aynı perspektiften bakmak zorundasınız. Empati kurmak zorundasınız, araştırmak zorundasınız, aynı hisleri paylaşmak zorundasınız ve birbirinize de alan açmak zorundasınız. Biri bir karakterin sesi olurken bir diğeri onun iç sesini yazabiliyor mesela. Bunun işlemesi zor gibi geliyor ilk etapta, ama bir şekilde tüm karakterleri birlikte konuşturmayı başarıyorsunuz, bunu ekipçe yapmaya başlayınca. Başka şeyler konuşuyorlar ama özünde aynı şeyi söylüyorlar, aynı yola çıkıyorlar… Bunu deneyimlemek hem çok yorucu hem de çok keyifliydi. 


Ece: Aynı zamanda birlikte geçirdiğimiz iki yıllık eğitim sürecinde, birbirimize dair çok şey öğrendik ve hâlâ öğrenmeye devam ediyoruz. Birlikte bir şey yazmak, üretmek, birbirine en kırılgan yerlerini göstermek gibi bazen, bu da güvenli alanı yaratmaya ve korumaya niyetli olunca olabiliyor sanırım. Bunu her zaman sağlamak mümkün değil ama ortak niyet ve amaç bu olunca birlikte üretmenin bazen coşku ve kahkahayla, bazen zıtlaşmalar ve tartışmalarla yollarını bulduk sanırım. 


Birlikte bir etkinliğe gitmenin tadı da başka ama yolu çok zorlaştı sanki. Türkiye gibi bulunduğu bölgede savaş olan ekonomik krizlerler sarsılan ve ayrımcılıkla sınan bir ülkede gençliğin, sanat ve kültüre erişebilmesinin giderek zorlaştığı ortada. Hepimiz biliyoruz ki gençlik zamanlarında örneğin ilk konsere gitme heyecanı, izlenen ilk film, seyredilen ilk tiyatro temsili unutulmazdır. Siz oyunda o saf heyecanı hiç eksiltmeden sahneye taşıyabilmişsiniz. Bunu nasıl yapabildiniz? 


Anıl: Dertleri çok da uzaklarda aramaya gerek yok aslında. Bir konser bileti bile oyunumuzun ana hikâyesini oluşturabilir diye düşündük. Çünkü sizin de dediğiniz gibi ekonomik krizler, erişilebilirlik ve koşullar her geçen gün daha da zorlaşıyor. Ve kendi ekonomik özgürlüğü olmayan bir kesimden bahsediyoruz. Tam da bu sebeple buradaki ilkler unutulmaz oluyor. Bizim kendi gençliğimizdeki hikâyelerde de, bugün gençlerle konuştuğumuzda, onlardan duyduklarımızda da bu zorluklar maalesef ortak. Hatta artık daha da güçleşmiş durumda. Bu yüzden bu heyecanı, bu zorluğu, bu sıkışmışlığı sahneye taşıma fikri bizi çok heyecanlandırdı. Sonrasını da karakterlerimiz yürüttü aslında. Bir yerden sonra metni de rejiyi de ele geçirdiler gibi geliyor bana. Mesela ilk dönemlerde oyunun sonunda konsere gidip gitmediklerini bilmiyorduk. Ama oyun sonralarında yaptığımız söyleşilere katılan gençlerle finali değiştirdik. Konsere girmek, girmemeyi tercih etmek,  konserden çıkmak  ya da konsere gidememek gibi durumlara farklı bakışlar getirdik. Oyun böylece yeni bir boyuta geçti, değişti, gelişti, hep birlikte başka sonlara sürüklendik. 


Rejiden biraz daha konuşmak istiyorum. Sahnede aynalar, mikrofonlar, biraz da renk var… Sade seçimler hepsi. Kurduğunuz imaj dünyası metni ne şekilde açığa çıkarıyor? 


Anıl: Gençlerin görülmeye ve duyulmaya ihtiyacı var. Bazen haykırmaya, 

bağırmaya… Bazen de bazı sesler var, dışarıdan duyulmuyor. Ama içerideki 

yankısı çok yüksek. İç sesler, dışarı taşanlar, dışarı taşamayanlar, içerde 

kalanlar, sizi içeriye hapsedenler… Tam da böyle imajları desteklediğini 

düşünüyorum dekorumuzun. Sesler, görüntüler, yansımalar, yüzleşmeler, 

karşılaşmalar, içimiz, dışımız…


Ece: Aynı zamanda bir operasyon üssü gibi geliyor bana, oyun 

kurmak için gerekli her şey orada, duygu ve düşüncelerimizin yönetim 

merkezi gibi. Her şey açık, seyirciden gizlenen hiçbir şey yok. Bu açıklık 

oyunun biçimiyle de temalarıyla da uyuşuyor. 


İlker: Gençlerin sesleri duyulsun istedik en temelde. Hatta bu yüzden öznelerin dışında kalan sesleri kayıttan vermeyi tercih ettik. Ayrıca karakterler de kendi seslerini duyabilsin, yani keşfedebilsin ve seslerini içlerinde tutmakla kalmayıp kendi ellerine alabilsinler istedik. Oyunu karakterlerin kendilerini ve birbirlerini duyma çabası üzerine kurmaya çalıştık.


OF…AH/OH! oyunundan bir kare. Fotoğraf: Ayten Çelik
OF…AH/OH! oyunundan bir kare. Fotoğraf: Ayten Çelik

Enerjiniz seyirciye çok güzel geçiyor. Bu tempoyu ve samimiyeti sahneden bize / seyirciye yansıtmak nasıl mümkün oluyor? 


Anıl: Özünde yaptığımız işi sevmek var sanırım. Oyun enerjisini yüksek tutmak, oynamaktan keyif almak. Sahneye çıkmadan muhakkak küçük bir oyun oynarız mesela, oyun enerjimizi hatırlamak için. Isınma oyunu gibi ama dikkatimizi de toplamaya yardımcı olabilecek cinsten oyunlar… Hem ekip olduğumuzu hatırlatıyor, hem de oyunsuluğu geri getiriyor bence. 

Ece: Bir de her oyun öncesi mutlaka topluca sarılıp göz göze bakıyoruz, birbirimizin sırtını sıvazlıyoruz, benim en heyecan duyduğum anlardan biri oluyor, bu işi neden yaptığımızı göz göze bakarak hatırlıyoruz gibi geliyor.


Yurt içinde ve yurt dışında turnelere çıkıyorsunuz. Her oyunun sonunda izleyicilerle söyleşi yapıyorsunuz. Gelen tepkiler genel olarak nasıl ve onların sorduğu sorulara göre oyunun akışı zamanla şekilleniyor mu? Bu söyleşilerde aldığınız, unutamadığınız bir soru var mı?


Ece: Söyleşileri bir yandan bizim “referans grup çalışması” dediğimiz yöntemin bir uzantısı olarak kullanıyoruz, bu nedenle evet, söyleşilerde gelen yorumlarla oyunumuz şekillenebiliyor. Söyleşilerde söylenen her şeyi not almaya özen gösteriyoruz. Son zamanlardaki söyleşilerden seyirciyle birlikte konuşmaktan çok keyif aldığım bir sohbete yol açan; “Zaman sizce lineer mi döngüsel bir şey mi?” sorusu var.  16 yaşındaki bir genç, “sevgilimle geldim, aşk bu heralde, ben de emin değilim” diye bir paylaşım yapmıştı, çok samimi bir an yaşamıştık hep beraber. Bir de benim için unutulmaz olan, liseli bir genç, “şu anda burada bile bunu söylemeye çekiniyorum ama ben de tam İpek gibi hissediyorum” demişti. Özel bir anı bizimle ve bütün seyirciye açtı, oyun üzerinden kendini ifade alanı bulduğunu anlattı, oyun-tiyatro-ülke yaşadığımız herhangi bir zorluk veya engelde bu cümleyi hatırlıyorum. 


Anıl: ”İlk kez bir oyundan sıkılmadım”, “duyulduğumu, görüldüğümü hissettim”, “3 karakterde de kendimi buldum”. Bir de Fırat karakterinin aşk acısı çektiği sahnede seyircilerin arasında dolaşırken seyircilerden duyduklarım var, onlara da her seferinde oyundan sonra çok gülüyoruz: “Abi boşver, sana kız mı yok”, “Abi senin anlamadığın sıkıntılar var orada, sen boşver, unut” gibi destek olmaya çalışan gençler oluyor. Orada karakterin üzüntüsünü dindirmenin yolunu arıyor olmaları çok hoşuma gidiyor. 






bottom of page