top of page
vâveylâ (1)_edited.png
image0_edited.jpg

*OF…AH/OH!: Gençlerin iç seslerinin duyulduğu bir dünya

*OF…AH/OH!: Gençlerin iç seslerinin duyulduğu bir dünya

"Coğrafya Sesinizle, Sözünüzle Kendi Hakikatinizdir"

Ezgi Görgü

ezgigorgu@gmail.com

Müzisyen, solist, söz yazarı, derlemeci ve belgeselci olarak geleneksel ile modern arasında incelikli köprüler kuran Rewşan, müziğin çok katmanlı dünyasında uzun yıllardır hafıza işçiliği yapıyor. Tarzı müzik otoriteleri tarafından genellikle "Progressive Folk" olarak tanımlanan sanatçı; müzik, tiyatro ve psikoloji eğitimlerinden süzülen entelektüel birikimini diskografisine de bütünüyle yansıtıyor. 2018’deki Ax Lê Wesê ve 2020’deki TOV albümlerinin ardından, kültürel bellek arşivi niteliğindeki 12 bölümlük Dengên Bakur belgesel serisiyle kadın sözlü edebiyatının izini süren Rewşan, son olarak 2024 yılında dinleyicisini "filtresiz ve doğrudan müzikal bir dünya" ile buluşturduğu Hinar albümünü yayınladı.

Tüm söz ve besteleri kendisine ait olan Hinar albümünde Hakan Gürbüz, Cenk Erdoğan, Ediz Hafızoğlu gibi solo çalışmalarıyla da takip edilen müzisyenlerle çalışan ve yakın zamanda Fotini Kokkala ile Kürtçe-Yunanca ortak bir single projesinin müjdesini veren Rewşan’ı VâVeyLâ sayfalarında ağırlıyoruz. Üretkenliğini ve sesinin coğrafyasını yakından takip ettiğimiz sanatçıyla; kendi müziğinin mutfağını, sansürün ve ana akımın sınırlarını, kadın dengbêjlerin görünmeyen tarihini ve içimizdeki "inatların toplamını" konuştuk.

İstanbul'da yaşayan bir müzisyen olarak müziğin tüm adımlarına emek veriyorsunuz; şarkı sözü yazarlığınız var, keman ve ukulele çalıyorsunuz, eserler derliyorsunuz. Müziğin pek çok yerinde bulunmak sizde nasıl bir nüans yaratıyor?

 

Tüm okurlarımıza “merhaba” diyerek söze gireyim…

Sorunuza da şöyle yanıt verebilirim sanırım; bunların hepsi birbirinden ayrı işler gibi görünse de aslında hepsi birbirini besliyor. Bu alanlara emek vermek müziğe daha bütünlüklü bakmayı öğretti. Hiçbirinin uzmanı değilim elbette; öğrenmeye hevesli biriyim sadece. Bir söz yazarken melodiyi, bir düzenleme yaparken sözün yükünü, bir derleme yaparken onun geçmişteki izini sürmeye çalışıyorum. Bütün bu deneyimler, müzikle kurduğum ilişkiyi derinleştirdi diyebilirim.

image0 (1).jpeg

Fotoğraf: Veysel Seçen

DSC04241.JPG

Anadolu halklarının tarihi pek çok acı, kıyım, karanlık dolu. Müzik ise hem çok kayıp vermiş hem de üstü örtülen hikâyelerin taşıyıcısı olmuş; dillerin ömrünü uzatmış. Çocukluğunuz Kürtçe, Arapça ve Ermenice müziğinin zengin olduğu Mezopotamya'da geçmiş. Müziğiniz ve coğrafyanız arasında nasıl bir bağ görüyorsunuz?

 

İnsan bulunduğu toprağın yemişinden nasiplenir, güneşiyle ısınır, yağmuruyla ıslanır, boranıyla savrulur. Dolayısıyla bu bir bağ değil, etinizle kemiğinizle bizzat sizin kendi hakikatinizdir.

 

Dünya müzik tarifleri içinde tavrınız Progressive Folk olarak tanımlanıyor. Siz de müziğinizi böyle tanımlıyor musunuz?

 

Evet, bu görece doğru. Ama açıkçası müziğimi tanımlamakta her zaman dinleyiciler ve müzik yazarları kadar rahat olamadım. Çünkü bu tür tanımlar maalesef ki sektörün bizi zorladığı tanımlar haline geldi artık. Bazen de dijital mecraların sizi hangi algoritmaya dahil edeceğine karar veren bir kategorinin ötesine geçmiyor. Halbuki ürettiğimiz müzikte birçok farklı müzik türünden örnekler de bulabilirsiniz.

Fotoğraf: Robin Öcal

Bir sanatçı olarak kendi sesinizi bulduğunuzu düşünüyor musunuz, yoksa arayış sürüyor mu?

 

Sanırım bir sanatçı için "kendi sesini bulmak" biraz tehlikeli bir ifade. İnsan büyüdükçe ve öğrendikçe noksanlığıyla barışıyor sadece. Hatta bu duruma teşekkür edesiniz bile geliyor. Şu sıralar beni en çok heyecanlandıran şey, farklı müzikal dünyalar arasında daha cesur köprüler kurabilme ihtimali. Bu dönem daha çok yeni sesler, yeni üretim biçimleri ve yeni dinleme alışkanlıklarıyla karşılaşıyorum. Bu karşılaşmalar beni ziyadesiyle canlı tutuyor.

 

Müzik, tiyatro ve psikoloji eğitimi aldığınızı biliyoruz. Diskografinizde Ax Lê Wesê (2018), TOV (2020) ve Hinar (2024) albümleri var. İki tane de “Live Session” yayımladınız. Yıllar ve albümler arasında vokalinizde ve düzenlemelerinizde ne gibi değişimler yaşandı?

 

Albümler arasındaki farkı yalnızca müzikal değil, insani bir yolculuk olarak da görmek mümkün. Her albüm biraz da o dönemde dünyaya, insanlara, kendinize nasıl baktığınızın ve o dönemin toplumsal florasının bir kaydı aslında. Aradan geçen zaman ise; daha fazlasını yapmak değil, gereksiz olanı ayıklamaya evrilen bir süreç benim için. Eskiden bir duyguyu anlatmak için daha çok şey söylemeye ihtiyaç duyarken, bugün sessizliğin ya da tek bir sözün daha güçlü olabileceğini hissediyorum. Bugün müziğe, biraz daha sabırla yaklaştığımı hissediyorum. Yani daha çok “dinlemeyi” öğrendim diyebilirim.

Gelelim son albümünüz Hinar’a… Piyasa tabiriyle “iyi çıkış” yapan bir çalışma oldu. Bu albümü sizin için özel ve/veya özgün kılan nedir?

 

"Özgünlük" kelimesiyle de ilişkim biraz mesafeli. Çünkü müzik yaparken masaya oturup "şimdi çok özgün bir şey yapayım" diye yola çıkmıyorsunuz. Bence hepimiz duyduklarımızın, yaşadıklarımızın, hayran olduğumuz insanların ve biraz da kendi inatlarımızın toplamıyız. Hinar'ın benim için özel tarafı, tamamı kendi bestelerimden oluşan ilk albüm olması. Hal böyle olunca sadece şarkıları değil, onların dünyasını da kurma özgürlüğüne sahip oldum.

Albümün dinleyicinin gönlünde bir karşılık bulması ise işin en güzel sürprizi oldu. Çünkü bir albümün insanların hayatına nasıl dokunacağını hiçbir zaman tam olarak bilemiyorsunuz. O karşılaşma hâlâ bana biraz mucize gibi geliyor.

 

Eskiyle yeniyi karşı karşıya getirmekten çok, aralarında doğal bir sohbet kurmaya çalışıyorum.

Müziklerinizin aranjelerinde eskiyle (geleneksel olanla) yeniyi (çağdaş müziği) beraber düşündüğünüz anlaşılıyor. Bir parçayı üretirken nasıl bir yoldan geçiyorsunuz?

 

Benim için önemli olan, şarkının neye ihtiyaç duyduğunu dinlemek. Genellikle her şey bir söz, bir hikâye ya da küçük bir melodik fikirle başlıyor. Sonra o şarkının dünyasını anlamaya çalışıyorum: Ne söylüyor, nasıl bir atmosfer taşıyor, hangi seslerle daha dürüst duyulur?

Çünkü bana göre gelenek geçmişte kalmış bir şey değil; hâlâ bizimle yaşayan bir hafıza. Çağdaş olan da onun karşıtı değil, bugünkü ifade biçimimiz. Bir eser ikisini aynı anda taşıyabiliyorsa, o zaman kendine ait bir dil bulmaya başlıyor. Hakan Gürbüz’ün düzenlemeler konusunda inanılmaz bir içgörüsü olduğunu eklemeliyim, onunla aynı perspektiften meseleye bakabilmek benim için büyük bir şans. Ve elbette ki asıl olan hikâye ve yolda olma hâliniz, merakınız ve yaratma cesaretiniz.

 

Albüm ve sahne repertuarlarınızın seçim kıstasları neler oluyor?

 

En büyük kıstasım eserin önce kendi gönlüme değmesi, yani onu çok sevmem. Bir diğer kıstas (tribute albümleri dışında) eserin daha önce seslendirilmemiş ya da son 50-60 yıldır modern teknolojik imkânlarla kayıt altına alınmamış olması.

 

Kürtçe müzik ve sanat ülkemizdeki siyasal gelişmelere paralel olarak sıklıkla yasak, sansür ve baskılarla sınandı. Son dönemdeki söylemlerin bu anlamda bir iyileşme yarattığını söyleyebilir miyiz?

 

Bunu söylemek için henüz çok erken. Kürtçe müzik ve sanat uzun yıllar salt bir estetik üretim alanı olamadı; aynı zamanda var olma, kendini ifade etme ve hafızayı koruma yükünü de omuzladı. Bu nedenle siyasal iklimde yaşanan her değişim, ister istemez hâlâ Kürtçe sanatın üretim ve dolaşım koşullarını etkiliyor. Barış ve demokrasiye dair her söylem elbette toplumda bir umut duygusu yaratıyor. Ancak asıl belirleyici olan şey, bu umutların gündelik hayatta ve kamusal düzeyde nasıl karşılık bulduğu. Sanatın özgürce paylaşıldığı bir ortam hepimizin ortak kazancı olur.

 

Bugünün Türkiye’sinde ve dünyada Kürtçe müziğin ana akım içinde kendine daha fazla yer bulabildiğini söyleyebilir miyiz?

 

Söyleyemeyiz. Çünkü henüz sektörün ana akım bileşenleri Kürtçe müzik başta olmak üzere Türkiye’de yaşayan diğer dillere kapalı. Mesela ana akım radyolar, müzik ödülleri dağıtan kurum ve kuruluşlar, milyonların katıldığı festivaller, sanata yatırım yapan büyük sponsorlar Kürtçe’ye ve diğer Anadolu dillerine kapalı. Fakat bunların yanında Kürtçe müziğin bugün başka bir hikâyesi de var. Artık kendi prodüksiyonunu yapıp; yalnızca ana akım sanatçıların sahne alabildiği büyük salonlarda konser veren Kürt müzisyenler var; aynı zamanda dünya çapında ilgi gören, yeni dinleyici kitlelerine ulaşan ve uluslararası müzik sahnesinde kendine yer açan bir Kürtçe müzik üretimi de görüyoruz. Bu açıdan bakıldığında Kürtçe, müziğin ticari tarafında duran büyük organizatörlerin ilgisini çekmeye başladı. Çünkü Türkiye’de ve dünyada bu kadim dilin milyonlarca dinleyicisi var ve bundan kaçamazlar.

 

Tam da bu noktada, Erivan Radyosu Kürt müziği ve kültürü açısından neden bu kadar kritik bir yerde duruyor?

 

Çünkü Erivan ve Bağdat Radyoları Kürt müziği ve kültürü açısından yalnızca bir radyo kurumu değil, aynı zamanda bir hafıza mekânı. Özellikle Kürtçenin kamusal alanda sınırlı yer bulabildiği dönemlerde, birçok insan kendi dilini, şarkılarını ve hikâyelerini bu yayınlar aracılığıyla duyabildi.

Melodilerden düzenlemelere, edebiyatından enstrümanlara kadar her şeyin kararını daha cesurca verebildim. Belki de dinleyicilere farklı gelen şey tam olarak bu; ilk kez bu kadar filtresiz ve doğrudan bir müzikal dünya kurabilmiş olmam.

IMG_7761.jpeg

Dengbêjlik geleneğiyle ilişkiniz nasıl? Bu köklü mirası, daha uluslararası bir müzik dili kurarken nasıl konumlandırıyorsunuz?

 

Bir dengbêj değilim ben ama köklerim, dinlediğim müzik, hikâyelerim bu muhteşem dengbêjlik sandığında saklı. Bu sandığı açtığınızda sanki binbir gece masallarına girmiş gibi olursunuz. Hayatın içindeki tüm hikâyeler burada vardır. Bu köklü mirası dönüştürmek gibi bir çabam yok elbette. Uluslararası bir müzik dili kurmaya çalışırken de bu mirası dönüştürmekten çok onunla diyalog kurma gayreti içindeyim. Çünkü bir müziği evrensel yapan şey, yerel özelliklerinden vazgeçmesi değil; kendi hikâyesini samimiyetle anlatabilmesidir. Ben de bu yüzyılın insanıyım. İdrak edebildiğim kadarıyla müzik dilini konuşmaya çalışıyorum. Bunun yanında kültür çok narin bir yapı. Eskiyi olduğu gibi koruyacak bir yapıya da ihtiyacımız var. Bu noktada yeni kadın ve erkek dengbêjlerin yetişmesi ve gençlerin dengbêjliğe teşvik edilmesi de devletin kültür kurumlarının en büyük sorumlulukları arasında.

Kürt kadın sözlü edebiyatı üzerine hazırladığınız Dengên Bakur belgeseli, albümleriniz ve diğer çalışmalarınız müzik tarihindeki kadın görünmezliğine karşı çok güçlü bir duruş sergiliyor. Genel olarak bu bağlamda bir hassasiyetle mi davranıyorsunuz ?  

 

Benim 12 bölümlük bir kadın belgeseli, 5 albüm ve onlarca single’lık bir hassasiyetim var. :) Belgeseli bilmeyenler için adı Dengên Bakur, kadın sözlü edebiyatı ve kültürel bellek üzerine bir çalışma.* Ayrıca tam da bu konu hakkında kaleme aldığım “Taş Plaktaki İsyan: Meryemxan” adlı yazıma Sözyüzü Dergisi’nin 11. sayısından ulaşabilirsiniz. Yazıda epistemolojik adalet çerçevesinde kadın dengbêjlerin tarih sahnesinde nasıl görmezden gelindiğine dair bir değerlendirme yer alıyor. Okunmasını çok isterim.

 

Müzisyen bir kadın olmanın bugün nasıl bir pratiği var? Aşılan ve tekrar eden şeyler neler?

 

Geçmişe kıyasla önemli eşikler aşıldı. Kadınlar artık sahnede daha görünür, üretim süreçlerinde daha belirleyici ve kendi hikâyelerini daha doğrudan anlatabiliyor. Özellikle dijital mecralar, kadın müzisyenlerin aracı kurumlara daha az bağımlı kalarak dinleyicileriyle doğrudan ilişki kurabilmelerini sağladı. Buna rağmen bazı meseleler biçim değiştirerek varlığını sürdürüyor maalesef.

Kürtçe üretim yapan kadınlar için bu durum, dilin ve kültürel hafızanın taşıdığı sorumlulukla daha da katmanlı hale geliyor. Bana göre bugün asıl ihtiyaç, kadın müzisyenlerin kim olduklarından çok, ne ürettiklerinin konuşulması. Aşılan şey görünmezlik, evet; ama tekrar eden şey; kadınların her kuşakta kendi seslerini yeniden meşrulaştırmak zorunda bırakılması oluyor.

Bir sanatçı olarak temennim, Kürtçenin ve diğer bütün dillerin artık bir tartışma konusu değil, “pamuklara sarılması gereken en büyük cevherimiz” olarak görüldüğü bir gelecek.

 

Konser sahnelerinizi kurarken nelere özen gösteriyorsunuz; olmazsa olmaz enstrüman sizin için hangisi? Mesela kadın müzisyenlerle çalışma önceliğiniz oluyor mu? 

 

Detaylar önemli. Sahne kurgusu büyük bir ekip işi. Rollerin çok iyi dağıldığı iyi bir ekibiniz varsa, hayalleriniz biraz daha gerçeğe yaklaşıyor. Müzik sahnesi diğer mesleklere nazaran daha adil bir alan diyebiliriz. Enstrümanını iyi çalan ve iyi yol arkadaşı olmayı beceren herkese açıktır bu sahne. Fakat aynı becerilere sahip bir kadın müzisyen varsa elbette önceliğim bu olur. Enstrüman seçimleri de çoğu zaman repertuarın ihtiyaçlarına göre şekilleniyor; bir enstrümanın geleneksel ya da modern olmasından çok, şarkının hikâyesine ne kattığıyla ilgileniyorum. Sahnemde olmazsa olmaz tek bir enstrüman söylemem gerekirse, sanırım o insan sesi olurdu.:) Çünkü her zaman bir hikâyeyi taşıyan çıplak ve sahici bir sese ihtiyacımız var.

 

Sahnede söylediğiniz şarkıların hikâyelerini de anlatıyorsunuz. Bir çeşit ozanlık ritüeli diyebilir miyiz buna?

Siz istediğinizi söyleyebilirsiniz elbette ama ben kendimce eğleniyorum.:) Şarkıların hikâyelerini anlatmaktan her seferinde büyük bir keyif alıyorum. Aynı zamanda görüyorum ki dinleyicim de bu vesileyle sahne ile daha organik bir bağ kuruyor.

 

Sözlüklerden birinde hakkınızda şöyle bir yorum yapılmış: “Harika söylemiş Ximxime'yi. Ben de ana dilini konuşabilen bir Zaza olarak ilk defa fark ettim Zazaca olduğunu :) Ailemin öğrettiği dilin Zazaca olup olmadığına ilişkin ciddi şüpheler duyuyorum. Çünkü neredeyse hiçbir Zazaca parçayı anlamıyorum. Ancak aradaki bazı kelimeler tanıdık geliyor.” Bu hem eğlenceli hem ironik geri dönüş size neler düşündürüyor?

 

İnsanların kendi anadilleriyle olan bağlarını sorgulamaları açısından müzik çok kıymetli bir yerde duruyor. Kimisi varlığıyla şenlenirken, kimisi yitirdiği anadilinin yasını tutuyor elbette. Müziğin bu bağı hatırlattığı kadar, bu bağı sorgulatan ve güçlendiren bir yanı da var.

 

Pek çok örneği vardır mutlaka ama unutamadığınız bir konser ya da dinleyici anınızı paylaşabilir misiniz? Özellikle farklı dillerden dinleyicilerin müziğinizle ilişkisi nasıl?

 

Şimdi hatırlamak zor ama küçücük çocukların konserime gelirken ellerinde ezberledikleri şarkı sözlerini dövizlere yazıp kaldırmaları beni çok duygulandırıyor. Ya da uluslararası bir havalimanında İtalyan bir kadının yanıma yaklaşıp “siz Rewşan değil misiniz, ben sizin müziğinize hayranım” demesi, müziğin gücünü her seferinde yeniden ispatlıyor. Bir de Güney Amerika radyolarında Hinar albümünün hâlâ çalınıyor olması çok çılgınca değil mi:).

 

*Rewşan Çeliker’in Dengên Bakur belgesel serisi ilk bölümünden itibaren YouTube üzerinden şu bağlantıdan izlenebilir: https://youtu.be/0K0It8H28d8?si=EMBo4ZGmp6TuWeKi

Hâlâ sanatlarından çok kimlikleri, dış görünüşleri, özel hayatları ya da toplumsal rolleri üzerinden değerlendirilebiliyor kadın müzisyenler.

bottom of page