DOSYA:
Tiyatroda Tekelleşme!
Takdimimizdir…
Araştırma çalışmaları, aklı, kalbi, dostluğu Beter Böcek
Moral destek ve websitesi tasarımıyla Tarla Faresi Frederik
Sorumlu Yayın Yönetmeni: Ayşen Güven
Tüm Yayınlar Koordinatörü: Buse Torun
Kreatif Direktör ve Özgün Müzikler: Berkay Özideş
Kreatif ve Teknik Koordinatörler: Yusuf Kısa, Ekin Bora Boran, Erdi Öztürk
Yazı İşleri: Ayşen Güven, Ezgi Görgü, Lebriz İsvan, Buse Torun, Derya Özsoy
Son Okuma Editörleri: Nihal Parlak, Seçil Toprak
Danışmanlar: Şenay Aydemir, Evrim Hikmet Öğüt, Göksel Aymaz, Anıl Aba, Begüm Özden Fırat, Derya Ülker
Logo Tasarım: Veli Kahraman
Grafik Tasarım ve Uygulama: Ali Can Elagöz
Teknik Danışman ve Ekip Fotoğrafı: Melek Aldemir
Düzenli Programcılar: Selen Gülün, Can Seçki, Seren Köken, Osman Erden, Osman Onur Can, Yusuf Kısa, Erdi Öztürk, Buse Torun, Ekin Bora Boran
Bizim VâVeyLâ’mız…
Vâ-Vey-Lâ…
Şapkalardaki sesi uzatınca kendi müziği olduğunu fark ettiğimiz bir isim oldu. Bilirsiniz, yeni başlangıçlar tanımlamalarla başlar. Adlandırmak, bunun önemsenen parçalarındandır. Hâliyle sesini sevdiğimiz bu sözcüğün anlamlarını da sevdik.
Öte yandan, bir sanat yayını için çok mu “üzüntülüydü”?
Şöyle ki: Arapça kökenli bu sözcüğün sözlüklerdeki karşılığı “bağırmak”, “haykırmak” ya da “fırtına gibi esmek” şeklinde açıklanıyordu. Çığlıktan yaygaraya doğru anlamlar kazanan kelime, Câhit Sıtkı Tarancı’nın “Sanırım her düşen yıldız / Göğsümden kopan vâveylâ” dizelerinde olduğu gibi edebiyatta da pek çok kez yerini aldı. Eski zaman dizileri ve filmlerinde ise “sokakta yine bir vâveylâ koptu” diye komşuların sohbetlerine konuk oluyordu sözcük. Sanırım bu kullanım bizi VâVeyLâ ile birbirimize daha çok yaklaştırdı. Sokakta kalabalığın gürültü patırtı çıkarması tam da bize göreydi. Biz sadece hakkaniyetli bir kavgaya neşeli bir kakofoni eklemeyi hayal ettik. Bize katılmanızı umarak eşikten içeri giriyoruz.
Dans, performans, müzik, tiyatro ve popüler kültürle ilgileniyoruz. İlgilenenlerle buluşuyoruz. Düşünüyor, eleştiriyor, tartışıyor, sorular soruyoruz. Ne zevk...
Tam da bu merak hâli, bizi ister istemez daha geniş bir çerçeveye bakmaya zorladı. Kendimizi, sözümüzü ve sesimizi nereye yerleştirdiğimizi düşünürken yolumuz astronomiye düştü; insanlık için hani her şey önce gaz ve toz bulutuydu… Evrenin merkezinde kendimizi gördüğümüz dönemlerle başladı hikâye. Kozmosun bizzat etrafımızda döndüğüne inandığımız dünya merkezli evren fikriyle. Ardından, güneşin etrafında dönen sekiz gezegenden yalnızca biri olduğumuzu fark ettik. Üzerinde bulunduğumuz bu gezegenin, milyarlarca yıldız sistemini içeren muazzam Samanyolu Galaksisi’nde yer aldığını keşfettik. Gökyüzündeki tüm bulanık nesneler de bunun içindeydi. Dolayısıyla insanın kendine özgü bir merkez işgal etmediğini anlamamız kaçınılmazdı. Bu, elbette bir kırılma yarattı.
Sonra da bunları yeniden unuttuk. Ne gam...
Bir ahtapot gibi bedenimizi, aklımızı, hatta hayallerimizi bile kollarıyla sıkıca saran kapitalist düşünce bizi eciş bücüş bir zihin ve kalple sınıyor, malum. Kendisi insan türüne ölmeyecekmiş gibi yaşamayı bahşediyor her gün. Yok ederek tüketmeyi de. Her şey gibi sanat da bu torna tezgâhından sağ salim çıkamıyor. Lakin o meşhur lafla anlatırsak “büyük resimde” görünen böyleyse de pek çok küçük iğne deliği var. Biz oralardan iplik geçirmeyi deniyoruz. Ve o ipliği iğneye geçirmiş olanlarla karşılaşmayı…