Deniz’in Bize Söyledikleri, İç Tutarlılığımız ve Söylenemeyen Don Kafa
Güncelleme tarihi: 19 saat önce
Hazırlayan: Ayşen Güven
Yazarlar: Bilge Nur Serçe,Yusuf Kısa, Osman Onur Can, Zeynep Yüce ve Lebriz İsvan
Bu metni editlemeye çalışırken bir yandan “yok artık” dedirten türden bir haberin peşinden koşuyorum. Hani kralım diyen, kasını ya da cüzdanını gösteren, öyle olurmuş gibi bir hâl var ya memlekette. Ben absürt demiş oldum ama gündelik vaka türünden bugünlerde. Bir yanda Fransa sokaklarından haberler akıyor, kafamda tozunu almadığım trompetler çalıyor. Karamsarlıkla iyimserlik, korkuyla cesaret ne kadar yakın oysa. Görüntüler hatırlatıyor.
Aşağıdaki yazılar da bana göre buna dair. VâVeyLâ ekibinin hem birlikte hem ayrı ayrı okuduğu bir deneyime dair izlenimler var. Konu yine absürt: Deniz Göktaş ve Ölü Deniz’in başından geçenler, yani içimize batan seyrimiz. Bir de Deniz’in tahliye olduğu gün ekibimizden birkaçının kendiliğinden adliye önünde bir araya gelmesi. Deniz’in davasını “bu benim de başıma gelir” diye değil, kendi yürüyüşümüzle ilgili bir mesele olarak alımladık. Bu yüzden metinlerin sıcak saatlere yetişmesine çabalamadık. Bir bilinç akışı gibi, iltihap gibi atmak, ifade etmek istedik. Hepsi bu.

Deniz Göktaş duruşması için adliyenin önünde geçirdiğimiz gün, hepimizin başka başka şeyler fark ettiğini gördüm. Bazılarımız orada daha çok zaman geçirmişti, bazılarımızın adliyeye yolu hiç düşmemişti. Bir davayı takip etmek, politik bir meselenin duruşmasında yer almak, eylemlerde koşmak, gözaltına alınmak, Çağlayan’a yürüyerek nasıl gidileceğini, civarda nerede çay içilip nerede yemek yeneceğini bilmek, yaş gözetmeksizin bazılarımız için çok tanıdıktı. Kuşkusuz böyle bir tanışıklık olmasa da olurdu.
Ben de gazetecilik yapıp uzun süre örgütlü yaşayınca Çağlayan mesaisi yapmam gereken dönemler oldu. 2012 yılı ve sonrasında her gidişimde büyük hayal kırıklıkları, üzüntüler, kayıplar ya da hepsini bir araya getiren bir öfkeyle ayrılmıştım oradan; üstüne bir de o berbat rüzgârından hasta olarak. Bu kez züğürt tesellisi kadar da olsa iyi bir haberle ayrılmak yeni bir durumdu. Kafamızdaki kararmış temsilleri kırmak artık putları yıkmak gibi bir şey. Az şey değil hani.
Öte yandan, böyle zamanlarda çok daha kalabalık, çok daha kitlesel, çok daha gürültülü olduğumuzu hatırlıyorum. Örneğin arkadaşımız Bilge’nin bahsettiği “Don Kafa” şarkısını bağıra bağıra söyleme hevesi içimizde ukde kaldı. Bilge, kendisini neyin durdurduğunu içeride anlatmış. Onu gaza getirmeye çalışırken peki beni durduran neydi? Aslında bu metinler toplamda şunu soruyor:
Bizi ne durduruyor, ne askıya aldı, üzerimizdeki atalet ne, bu ölü toprağının altında boğulmaktan nasıl kurtulacağız?
Yaklaşık bir yıl önce, yayınımızın kuruluş sürecinde, bir vakit Susma Platformu’nda üzerinde çalıştığım mizah dosyasını derinleştirmeyi düşünüyordum. Bu süreçte pek çok komedyenin gösterisine gittim, mizahı sahne sanatları açısından araştırdım, mizahın sosyolojisini çalışan akademisyenlere ulaştım, ironi üzerine hâlâ okumalar yapıyorum. O günlerde Emre Yeksan’dan beni Deniz Göktaş’la tanıştırmasını rica ettim. Asıl derdim, bu dosyanın aklını birlikte kurmaktı. Fikri çok sevdi, Zoom’dan falan görüşelim dedik. Hasılı yayının hazırlık süreci sallandıkça sallandı ve Deniz’le o dosyaya başlayamadık. O dosya hâlâ masada. Ancak eyleme geçme reflekslerimdeki yavaşlamanın kafamdan bedenime ne kadar yayıldığını fark ettim. Deniz cezaevine girmeden bu meselelerin tartışmasına başlayabilirdik. Ne işe yarardı? İç tutarlılığımıza iyi gelirdi. Bir de aramızdan bir şeylerin koparılma hızına bir karşı duruş olurdu belki. Bilmiyorum.
Deniz, Ölü Deniz videosunu paylaştığında ben de korktum. O kadar korktum ki hâlâ mizah dosyasından söz edip bir burgercide yüksek sesle onun gösterisinin izlendiğini anlattım. Korktuğum şeylerden kaçmak için zırvalıyorum. O günlerde tutuklandı.
Pek çok insan şakaları takdir etti, mealini çıkardı, sanatsal okumalarına doğru ilerledi. Bense ertelediğim, yüksündüğüm, müdahil olabilecekken olmadığım fiillerime bakıyordum. Evet, çok iyi şakalar ve o şakaların üçte ikisi sana, bana demek istedim. Hatta Cumhurbaşkanı’na da şunu söylemek: “Size sadece bir iki yerde laf sokmuş, bize neler neler.” Beni durduran şey de korkuydu; yaşanmışlıklardan miras. Bazılarımızınki yaşamamış olmaktan geliyordu ama o çok kolay aşılıyor. Onu da anımsadım. Bizi, Marksist literatürdeki adıyla konformizme hapseden korkularımız; onlar var. Onlara teslim olmamak onları inkâr etmekle mümkün olamıyor, göğsümde yumuşattım.
Yaşamlarımızın kelimenin tam anlamıyla bu kadar konforsuz olduğu bir dönemde politik anlamda konformizme bu kadar hapsolmuş olmamız; kendimizi hiçbir eşiği geçmeye zorlamamamız, risk almaktan korkmamız, her şeyin etrafında dolanmamız, lafımızı bir türlü söyleyemememiz, kendi eylemimizin bizi eyleyen gösterisine dalmamız, sözümüzün temsilcisine âşık olmamız, kıçımızı kaldırıp adliyeye gidemez hale gelmemiz vs. vs. Et yığınına dönüşmüş, yaşadığı pek çok şeyi kendinden menkul açıklama halimiz... Ölü Deniz’den bizim payımıza düşenleri de çok düşündüm. Biz bu kadar edilgen olmayı sindirmişken Deniz’i biraz da biz tutuklatmış olabilir miyiz?
Deniz Göktaş bir vaka olarak da pek çok şey hatırlattı ama en çok insan olarak iç tutarlılığımı sarstı.
O kahramanlık kültünü, Deniz’e verdiğimiz rolü ortak arkadaşımız Emre Yeksan şu yazısında izah ediyordu; neden bilmiyorum ama Emre’yle Deniz hakkında çok konuştuk. Şimdi o yazıya bir parantez açmak isterim: Kahramanlarımızı kurban da verdiğimizi görmemiz lazım. Bir kişiye yüklediğimiz kahramanlık, onu o yükle yalnız bırakmak da olabiliyor. En fenası da tek başımıza arkamıza sakladığımız çelişkilerin yapıp edebileceklerimizi unutturması...
Bu metinlerin ortak noktası da bu olmuş, okudukça anladım: Mahcubiyet, utanç, ama asıl kendimize karşı. Bu debelenmenin, sıkışmışlığın, eylemsizliğin huzursuzluğu bizi daha da ürkek hâle getirmeye başlamış.

Sözün özü, kahramanlık kültü yerine omuz omuza verip Don Kafa söylemeye ihtiyacımız var. Okuyacaksınız, her bir arkadaşımız en çok cesaretten, umuttan bahsediyor. Emre’yle Deniz hakkında sohbetlerimizde sürekli buraya geldik: Deniz iç tutarlılığına sahip çıkmak istedi, yoksa delirirdi belki de. Sanırım bunu asıl kendim için söylüyordum. Çok iyi geldi bu muhakeme. Yaşamın anlamına verdiğim cevaplarımı ayıkladım, ara sıra gerekiyor.
Ben tam olarak bunlar için teşekkür etmek istiyorum Deniz Göktaş’a ve sözü arkadaşlarıma bırakıyorum.
“Ben Deniz’in uzun saçlı hâlini bilirim” demeden…
Yusuf Kısa: Birisi önemli bir figür hâline gelmeye başlayınca, onu ne zamandır tanıdığımız konusunda bir yarış başlar. Kişi kamuya mâl olurken biz de ihalesine gireriz sanki. Şaka bir yana Deniz Göktaş yarışında hatırı sayılır derecede ön sıralardayımdır. Pandemi zamanı YouTube’dan izlemiştim ilk gösterisini. Sonrasında ürettiği ne varsa takip ettim. Sözün özü, “Ben Deniz’in uzun saçlı hâlini bilirim.” Fakat bu cümleyi bu hâliyle söylemeyi reddediyorum. Çünkü Deniz Göktaş, Deniz Göktaş olarak kalsın istiyorum. Burnu sızlayan sosyal demokrat amca sahiplenmelerini sevmiyorum. Almadığımız risklerin, göstermediğimiz iradenin makyajı gibi geliyor bana bu tavır.
Ama tabii ki Ölü Deniz’i YouTube’da yayımlandığı gün ve ertesi gün olmak üzere iki defa izledim. İlkinde bir seyirci olarak, ertesi sabah da “benzer işler”le uğraşan biri olarak... Tiyatro ve stand-up birbirinden farklı şeyler ama Deniz Göktaş’ın mizahından neler öğrenebilirim diye yaptıklarına biraz dedektif gibi yaklaşmaya çalışıyorum. Yayımlandığı hafta YouTube’u ele geçiren politik içerikli bir stand-up videosu hem Deniz Göktaş’ın müthiş zekâsını hem de bu halkın ne kadar ilginç potansiyeller barındırdığını gösterdi bence. Derken bir hafta sonra, Deniz Göktaş cezaevine gönderildiğinde askerdeydim. Bana SMS yoluyla gündem özeti gönderen bir arkadaşımdan aldım haberi. Çok üzüldüm. Hemen bu tip davaları sıkı takip eden bir arkadaşımı aradım; “kasıma doğru salarlar, genelde öyle yapıyorlar” dedi. Gerçeküstü bir diyalog. Telefonu kapattıktan sonra 14 milyon kişi tarafından izlenmiş bir videonun etrafımdaki erbaşlar tarafından izlenip izlenmediğini, ülkenin dört bir yanından gelen gencecik vatansever piyadelerin Deniz Göktaş hakkındaki düşüncelerini merak ediyordum. Mevzubahis erbaşlar tiyatrocu olduğumu öğrenince ben sormadan dile geldiler ve “sen şu bıyıklı kefereyi tanıyor musun?” minvalinde sorular sormaya başladılar. Cevap olarak “tanıyorum” dedim. “Çok iyi bir insandır.”
Eve döndüğümde ise Deniz Göktaş hâlâ aynı yerdeydi. Davanın görüleceği günün öncesinde arkadaşlarımla birlikte Çağlayan’a gitmeyi konuştuk. Sabah 10 gibi oradaydık. İlk anda insan sayısının azlığı bizi hayal kırıklığına uğrattı ama sonrasında bu his hemen dağıldı. İnsan böyle eylemlere giderken içinde bir korku oluyor. Bunu özellikle paylaşmak istedim çünkü sanki korkmak bir suçmuş gibi algılanıyor. Bu, sistem tarafından içimize zerk edilen bir korku, paylaştıkça ve böyle yerlerde bulundukça azalıyor bence. Tabii bir de diğer insanları görünce. Kapıda gergin ama doğası gereği eğlenceli bir kalabalık vardı. Deniz Göktaş savunmasına başlayınca kahkahalar yükselmeye başladı. Savunma biterken sanki herkes serbest kalacağını anlamıştı. Sonra tahliye haberi geldi, çok güzel anlardı.
Bütün bunlara nereden baktığımı da biraz şöyle izah edeyim: Yaklaşık 8 yıldır tiyatroyla uğraşıyorum. Mesleğim dışında çeşitli içerikler üreten, biraz ucundan yazan çizen, politik ve felsefî okumalara meraklı biriyim. Daha önce hiç adliyeye yolum düşmedi, bir davayı yerinde takip etmedim, mahkeme salonuna girmişliğim yok, hiç kimseyi dava etmedim ya da dava edilmedim. Kısacası görebileceğiniz en “mâkul vatandaş”lardan biriyim. Bulunduğum konumdan Deniz Göktaş’ın hikâyesine bakınca gördüğüm şey cesaret ve soğukkanlılık. Bence Deniz Göktaş yaptığı işi en iyi şekilde yapıyor. En iyi şekilde yapıyor olmasının sebebi “komik” olması değil, “mâkul” olmaması, birilerini rahatsız etmesi. Ben bardağın dolu tarafından bakmayı, kahramancılık yapmadan onu örnek almayı ve benzer işlerle uğraşan biri olarak biraz utanmayı tercih ediyorum.
Kendimi yaşayan biri gibi hissetmemeye başlamıştım
Osman Onur Can: Deniz’in her bir cümlesi bize kapı açıyor; sanki altına sayfalarca yazabilir, derdimizi dökebiliriz gibi hissettiriyor. Son yıllarda birçoğumuz, yaptığımız işe karşı inancımızı ya kaybettik ya da o ilk günkü halini korumakta büyük zorluklar yaşadık ki yaşıyoruz da. Çünkü şiddeti her geçen gün katlanarak artan bu baskı ortamının, hukuksuzlukların, adaletsizliklerin sanki hiç sona ermeyeceği sanrısına kapıldık gidiyorduk. Bu sanrı yaptığımız, uğraştığımız her şeyi boşa düşürüyor gibi, anlamsızlaştırıyor gibi; en çok da işe yaramaz gibi ya da gereksizmiş gibi hissettiriyor. Ki bu düşüncelere kapılmayı da çok fazla garipsemiyorum ve/veya yanlış bulmuyorum: Çünkü istisnasız her sabah güne başlarken ya da her gece başımızı yastığa koyduğumuzda bu umutsuzluğu besleyecek olaylarla karşılaşıyoruz. Bir girdabın içindeyiz, savruluyoruz. Deniz gösterisiyle ve tüm süreç boyunca sürdürdüğü duruşuyla ve bu yazıyı yazmama sebep olan savunmasındaki ifadeleriyle bize bir yol haritası verdi aslında.
Deniz’in ilk mektubunda “Sıkıntım, hayli yüksek olan korkumu aştı.” gibi bir ifadesi vardı, anımsarsınız. Dışardayken otosansür sebebiyle kendini tam olarak ifade edememekten yakınıyordu. Bu durum birçoğumuz için kronik bir problem olmaya başlamıştı bence son birkaç yıldır. İfade alanlarının daralması, kırk takla atsak bile kendimizi ifade edemeyişimiz, artık bir varoluş sorunu haline gelmeye başladı benim için. Kendimi yaşayan biri gibi hissetmemeye başladım. Her sözüm, bir dış gözün filtresinden geçiyor gibi hissediyordum. Dolayısıyla hangi alanda olursa olsun, hakkımı aramakta zorluklar yaşadığımı veya yaşayacağımı düşünüyordum. Bu anlamda önümdeki bariyerleri de yıkmama vesile oldu hem gösterisi hem de duruşu. Hepimize kalabalık oluşumuzu hatırlattı.
Ben ilk bir duruşmaya böylece gittim. Deniz’in 28 Eylül’deki davasında olmak istedim, 3 Temmuz’daki duruşmaya da gitmek istemiştim ama şehir dışındaydım. Yüzlerce kişi oradaydı. Deniz’in arkadaşları da oradaydı, benim gibi ilk kez duruşmaya gelen insanlar da. Elinde pankart, dilinde sloganlarla adliye önünü inleten teyzeler, amcalar da oradaydı, sessizce oturarak Deniz’in çıkışını bekleyen gençler de. Kalabalıktık. Umutluyduk. Çok soğuk ve yağmurlu geçmesi beklenen günde güneş açtı. X’ten Deniz’in savunmasını takip ettik çünkü içeri alınmadık. Birkaç saat sonra tahliye haberini aldık. Tahliyesine alkışlarla, “oh be”lerle, sarılarak sevindik. Şimdi Deniz’in dediği gibi “daha büyük bir özgüvenle ve daha büyük bir hevesle işimizi yapma zamanı”. Otosansür yapmadan, sözümüzü sakınmadan, politik duruşumuzu bozmadan, korkumuzu yadsımadan ama cesaretimizi bileyerek işimize olan inancımızı tazeleme zamanı. Bardağın dolu tarafına bakıyoruz.
Adliye önünde “Don Kafa” söylesek ne kadar güzel bir an olurdu
Bilge Nur Serçe: Deniz Göktaş’ı 2023’te bir arkadaşım sayesinde tanıdım. Beşiktaş’ta izlediğimiz gösterisinde kocaman bir salonu doldurmuştu. Bu kadar ünlü biri olduğunu ilk videosuna denk geldiğimde anlamamıştım, şaşırmıştım bu yüzden. Güzel, canlı bir gösteri izledik. Deniz’in adını duyduğum zaman, bir dakika bile olsa onun hakkında konuştuğumuzda mücadelemizin ortaklaştığını, ‘az’ olmadığımızı hatırlatacak biri haline geldi benim için. Çünkü sesi büyüdükçe büyüdü ve bir gün olsun tereddüt ettiğini görmedim söyleyecekleri konusunda. Tutuklanmasına sebep olan gösteri yayınlandığı gün, videoyu ne izleyeceğimden habersiz açtım ve koltuğa çakılı kaldım. İzledikten sonra sadece bir izleyici olarak o kadar korkmuştum ki saat başı sosyal medyadan Deniz’in hesabını kontrol ediyordum. İlk birkaç gün fırtına öncesi sessizlikti resmen… Herkes tetikte, gösteriyi konuşuyordu. Sonra olanlar oldu… Yurtdışından kendi isteğiyle dönmesi çok insanın cesaret edebileceği bir şey değil. Deniz’i merak etmeme, izlemeye devam etmeme, mücadelesine tanık olma isteği de başından beri cesaretine duyduğum hayranlıktı. Cesur olmak korkusuz olmak değil; korkuna rağmen adım atmak ise en başından beri Deniz’in yaptığı buydu. Duruşma günü aklımda dönüp duran şöyle bir düşünce vardı: Deniz 88 gündür müzik dinlememişti, rüyasında Peyk dinliyormuş. Benim de içimden Deniz duysun diye Peyk söylemek geldi. Arkadaşlarıma heyecanlı heyecanlı sordum “Don Kafa” söylesek mi diye… Fikir çok hoşumuza gitti ama utandık… Karga seslerimizle şarkı söylemekten utanan insanlar değiliz, yanlış anlaşılmasın, ancak bir sürü komedyen, yazar, gazetecinin ve Ozbi’nin arasında insanın da bir gururu var… Deniz’e o an sesimiz ulaşır mıydı bilmiyorum, utanmasak bağıra bağıra başlasaydık söylemeye ne kadar güzel bir an olurdu hayal bile edemiyorum. Sadece oradaki o kadar insanın birlikte şarkı söyleyebilmesinin nasıl bir güç ve kıymet taşıyacağını, bunun potansiyelini görebildim, mutluyum.
Kalabalığın parçası olmak; bu konularda bir eylemde bulunmak istedim
Zeynep Yüce: TuzBiber’in YouTube kanalında yayımlanan açık mikrofon stand-up kayıtlarının kesitleri eskiden bu yana izlemekten keyif aldığım içeriklerdi. Deniz Göktaş da ilgimi çeken komedyenler arasına girdi ve birkaç yıldır gösterilerinin kesitlerini YouTube’dan takip ederim. Sahneye çıkıp insanları güldürürken düşündüren insanlar ilgimi çekiyor, çünkü benim de mesleğim seyirciyle buluştuğum zaman anlamlı oluyor. 16 yıldır keman çalıyorum ve 7 yıldır tiyatro yapıyorum…
Adliyeye ilk kez Deniz Göktaş’ın duruşmasını takip etmek, içeri giremesem de destek olmak için gittim. Bu benim kapısında beklediğim ilk dava oldu. Göktaş’ın yargılandığı ifadeler, politik mizah ve ifade özgürlüğüyle bağlantılı olduğu için davanın sonucu yalnızca Deniz’i değil, sanatçıları, komedyenleri veya siyasal eleştiri yapan kişileri de etkileyecekti; bunu bilerek orada olmak istedim. Kalabalığın bir parçası olmak ve sahne üstünde iş yapan biri olarak bu konularda ben de bir eylemde bulunmak istedim. Sabah uyandığım andan itibaren ilk kez bir davaya katılacağım için heyecanlıydım. Havanın yağmurlu oluşu ve içimdeki heyecan bana 23 Nisan’ı anımsattı. Adliyenin çevresine gidip içeri alınmayacağımızı öğrendiğimizde kalabalıkla birlikte meydandaki kafelerde oturduk. Duruşma salonuna giremeyince “savunmayı” X’ten takip ettik. Parça parça yayımlanan paragrafları kalabalıkla okurken çok eğlendik ve heveslendik ama şunu da gördük ki gazeteci arkadaşlarımız bizlerden çok daha umutluydu.
Hep birlikte umutsuzluğa ne kadar alıştığımızı bir kez daha bu vesileyle görmek canımı sıktı. Her geçen sürede bu yargılamalar bana daha normal gelmeye başladı. Hatta yargılanmamaları yadırgamaya başladığım umutsuz bir iklimin içinde olduğumu düşündürdü. Deniz’in başına gelenlerin işine olan inancını artırması ve davası sebebiyle insanların otosansüre yönelmelerinden korktuğunu söylemesi bana çok iyi hissettirdi.
Her cümlemizin sandığımızdan daha büyük bir potansiyel taşıyor olması ve bardağın dolu tarafına odaklanmamız gerekliliği öğrenilmiş çaresizlik hissinin içinde çiçek gibi açtı.
Deniz Göktaş’ın Tek Kaygısı
Lebriz İsvan: İfade özgürlüğü savunusunun önemini unutmuş değildim, adaletsizliğe karşı boyun eğmeden mücadele eden on binlerce gazeteci, sanatçı, işçi, siyasetçi, insan hakları savunucusu ve akademisyenin fikirlerinden, eleştirilerinden, üretimlerinden ve cesaretlerinden öğrenmekten vazgeçmemiştim. Delillerden yoksun iddiaların absürtlüğüne karşı, yirmi sene önce hayal gücümün yetmeyeceği distopik bir düzen içinde savunma hakkının elimizden alındığına; kendi mücadelelerimiz içinde yapabileceklerimizin özgürlüğümüzü koruyabileceğine olan inancımı kaybetmiştim diyebilirim.
Bunu en çok da gündelik hayatımda hissediyordum. WhatsApp’ımda LGBTİ+ operasyonlarının, erişim engeli getirilen yayınların, gözaltına alınan üniversite öğrencilerinin haberlerini buluyorum; şaşkınlık, öfke, çaresizlik ifadelerimi yitirdiğimi ve hiç de yalnız olmadığımı düşünüyorum. Haberi paylaşan arkadaşım altına bir mesaj yazmamış oluyor artık. Sonra fırsat buldukça okuyorum (çoğunlukla baştan sona da okuyamıyorum) ve o günün mağdurlarını seçmeye çalışıyorum, tanıdığım isimleri gördüğümde mesajı almış oluyorum. Dayanışma için neler yapabileceğimizi konuşabileceğimiz zamana kadar mesajın sağ alt köşesine bir emoji bırakıyorum – haberdar oldum, teşekkürler, üzgünüm, seni arayacağım, ortak bir duyuru çıkabiliriz belki – anlamlarına geliyor.
Deniz Göktaş savunmasının başında Ölü Deniz’deki dört cümlesinden dolayı 88 gün boyunca bir hücrede tutulduğunu ifade ettikten sonra savunmasında şu ifadelere yer veriyor: “Tabii ki bir komedyen olarak cümlelerin etki gücünün bu kadar yüksek olduğunu görmek gururlandırıyor ama bir vatandaş olarak ülkemin ifade özgürlüğü sicili adına üzülüyorum. Başıma gelenler işime olan inancımı artırdı. Özgürlüğüme kavuştuktan sonra daha büyük bir heves ve özgüvenle yapmaya devam edeceğim. Tek kaygım, bu dava yüzünden sahneye çıkan insanların cesaretinin kırılması, daha fazla otosansüre yönelmeleridir. Umarım yazan, çizen, üreten herkes bardağın dolu tarafına odaklanır; her cümlemiz sandığımızdan daha büyük bir potansiyel taşıyor.”
Deniz Göktaş, kendisini savunurken duyacağı tek kaygıdan ötürü 88 gün bir hücrede tutulmadı mı? Ölü Deniz – ifade özgürlüğünü savunurken – komedyenin duyduğu tek kaygısına izleyici kaldığımız için? İzleyicilerinin kahkahasının kendisini tutsak edecek olmasının mizahını yalnızlık içinde yaptığından?
Arkadaşlarımla sohbet ederken hepimizin kendi tutukluluğumuza dair zihinsel bir hazırlık yaptığını fark ediyorum. Yıllarını cezaevinde işkencelerle geçirmiş insanlara ya da iki gün gözaltından sonra yurtdışı yasağı ve adli kontrol şartıyla bırakılmış yüzbinlerce mağdura itiraf etmeye utanırım ama kedilerime ne olurdu? Terk edilmiş hissederler miydi? En zor bu sorulara vereceğim yanıtlara dayanmak olurdu… Geçenlerde bir arkadaşım kendi tutukluluğunun düşünceleri içinde neler planladığını, endişelerini, sağduyuyla almaya çalıştığı tedbirleri ve son günlerde gördüğü bir kâbusu anlattı: Bir kedinin bozuk bir yemeği koklayarak ayırt etmesi gibi insana ait mantık kurallarını bırakıp kendisine uzanabilecek operasyonları sezdiği günlerde evine kimseyi çağırmamaya dikkat ediyor; örgütlü hayatını bıraktıktan sonra tedirginliğinin arttığını hissediyor; siyasi sebeplerle tutuklanmasının ailesini üzecek olmasını çok fazla dert etmiyor. Bu tecrübelere alışık bir aileden geliyor ama muhtemelen hazırlıksız olacağı bir günde tutuklanması ve bazı testlerin pozitif çıktığı güne denk gelmesi bu sebeple ailesinin hayal kırıklığına uğrayacak olması en büyük korkularından (Gerçekten mi? Tek gerçek bu iddia olurdu, ailen inanmazdı zaten). Yine aylar önce yürütülen bir politik operasyon sırasında sabaha karşı kapıya dayanacak polisleri düşünerek yazdığı, çizdiği şeylerin kayıtlarını, onlarca belgeyi atmış ama kâbusunda polisler kapıyı kırdığında kedisi dışarıya kaçıyormuş. (Kedisi bizimle yaşardı, değil mi? Tabii ki, her gün ıslak mama yerdi.) Arkadaşımı dinlerken düşünüyorum; acaba evlenmeli miyim? En azından eş imtiyazları olur, yarım saat yalnız kalabiliriz böylece… Mahremiyet en büyük özgürlüklerden olabilir öyle zamanlarda?
Bilinçaltımızın karanlığını karşılıklı olarak teyit edip bireysel korkularımızı paylaştıktan sonra kendi ufak mizah alanımızdan uzaklaşıyoruz.
Deniz Göktaş’ın duruşma salonunda bulunanların aktarımlarını dinledikten ve savunmasını okuduktan sonra bir sanatçının kendisini sanat formu içinde savunmaya devam edebileceğini, klişe de olsa özgürlüğü savunmanın özgür olmakla mümkün olduğunu hissettim. Türkiye’de ifade özgürlüğünü savunmak için zekâ, tarih bilinci, görgü, barışa olan inanç, insanlığın onuruna duyulan saygı önemli ve hangi suçla yargılandığını bilmeyen bir insana bildiklerini hatırlatan, güç veren nitelikler. Deniz Göktaş’ın savunmasında bana en çok umut veren sanatının özgürlüğünden tereddüt etmeyişi ve hepimizin bu özgürlüğü hissetmesine verdiği değer oldu. Özgürlükler bireysel değil, toplumsaldır ama doğru olduğunu bildiklerimiz her zaman inandığımız umutlar yaratmıyor.
Deniz Göktaş endişelerle sığındığımız mizahın herkesin özgürlüğünü savunmak için yapıldığında dokunulamaz olduğunu hatırlattı; bilinçli mi bilmiyorum ama cezaevinden Ölü Deniz’de giydiği kıyafetle çıkarken hepimize bunu unutmama cesareti verdi.


