top of page
vâveylâ (1)_edited.png

CAS’tan Beşinci Kez Tam Burslu Tiyatro Eğitimi: Fedakârlık Değil Kültür Politikası

Güncelleme tarihi: 7 gün önce

Buse Torun


Cihangir Atölye Sahnesi (CAS) Konservatuvarı, bu yıl beşinci kez kapılarını yeni öğrencilerine açıyor. Giriş sınavı 28 Eylül - 2 Ekim tarihleri arasında, beş gün boyunca gerçekleşecek. Öğrenci adayları başvuru, kayıt ve okula kabul edildikten sonraki eğitim sürecinde hiçbir ücret ödemeyecek. Tamamen ücretsiz olan bu eğitim, altı yarıyıldan oluşan üç yıllık bir dönemi kapsıyor. Giriş sınavını başarıyla geçen adayları öncelikle dört aylık yoğun bir maraton bekliyor. Adaylar haftanın dört günü oyunculuğun temellerine ilişkin bir programa katılacak ve bu sürenin sonunda barajı geçenler CAS Konservatuvarı’ndaki eğitimlerine devam etmeye hak kazanacak. İlk dört ayın ardından dersler yine haftada dört gün olarak sürecek.


Kanlı Düğün, Konservatuvar Mezuniyet Oyunu, 2025
Kanlı Düğün, Konservatuvar Mezuniyet Oyunu, 2025

Arama motoruna "Cihangir Atölye Sahnesi" yazıp sitelerine girdiğimizde karşımıza çıkan ilk cümle, zihnimizdeki sorulara doğrudan yanıt veriyor: “Oyun oynama güdüsünü ve geliştirilebilir bir beceri olarak oyunculuğu merkeze alan bir tiyatro, eğitim ve yaşam alanı.” CAS, sahne ile seyircinin oyunu birlikte üretmesi gerektiğini savunan ve her bir seyircinin sahnedeki oyuncuyla bütünleşebildiği bir tiyatro anlayışını benimsiyor.


Ekonomik koşulların ağırlaştığı ve bağımsız sahnelerin varlık mücadelesi verdiği bu dar boğazda CAS, tiyatroya adım atmak isteyen gençlere kapılarını tam burslu bir modelle açmayı sürdürüyor. Tiyatroyu yalnızca oyun sahnelenen bir mekân değil; ortak bir yaşam deneyimi ve kolektif bir öğrenme alanı olarak gören CAS’ın bu ısrarını; kurucu eğitmenlerinden Muhammet Uzuner, hem mezun hem eğitmen Alper İrvan, dramaturg ve eğitmen Oya Yağcı, mezun Zeynep Yüce ve üçüncü sınıf öğrencisi Anıl Arif Güzeldir ile konuştuk. Sanat eğitiminin hızla ticarileştiği bu iklimde verdiğimiz bu haber; ekonomik engellere takılan gençlere, tiyatroyu bir ideal olarak görenlere ve emekçi ailelerin çocuklarına sunulmuş somut bir imkân çağrısı niteliğinde.


Hem Türkiye hem de dünya baskın bir ekonomik krizle karşı karşıya. Ülkemizdeki krizin yansıması farklı alanlarda çeşitli şekillerde kendisini gösteriyor. Sanat üretimi kadar eğitimi de bu süreçte yeniden şekilleniyor. Pek çok örnekte sanat eğitimi, atölye veya kurs olanakları ya ticarileşiyor ya da enflasyona oranla fiyat belirleniyor. Siz Cihangir Atölye Sahnesi olarak bu 3 yıllık uzun soluklu konservatuvar programını beşinci kez tamamen ücretsiz sunuyorsunuz. Bu motivasyonu nasıl sağlıyorsunuz?


Muhammet Uzuner: Geçmiş yıllarda çok yetenekli, disiplinli ve hevesli olup ekonomik koşullardan dolayı oyunculuk eğitimi alamayan gençler gördük. Bu gençler fırsat eşitliği olsa belki de bugün çok iyi oyuncular / tiyatrocular olacaktı. Bu kaybı yaşamamak için böyle bir şey yapıyoruz. Bu bizim hayata bakış açımız.


Ekonomi zora girdiğinde ilk vazgeçilen sanat oluyor. Buna mümkün olduğunca izin vermemek gerekir. Çünkü tiyatronun sadece sahnede üretilen bir sanat olmadığını aynı zamanda kamusal bir sorumluluk olduğunu düşünüyoruz. Evet tam da ekonomik gidişatın bu kadar kötü olduğu zamanlarda bunu yapmak lazım diye düşünüyoruz.


Eğer yeterince inanırsanız ve uygun bir sistem kurarsanız düşüncelerinizi pratiğe geçirebilirsiniz. Günün genel geçer başarı, skor gibi algılarından kurtulmak gerekiyor. Kapitalizmin işine geldiği için bize pompalanan hız ve içeriksiz başarı algısına kapılmamak gerekiyor. Bir başka deyişle bu bir fedakarlık değil bilinçli bir kültür politikası aynı zamanda. 


Bağımsız sahnelerin kira ve faturaları dahi ödemekte zorlandığı bu dönemde, finansal yükü sırtlayıp ücretsiz konservatuvar modelini sürdürmenin koşullarını nasıl yaratabiliyorsunuz? Eğitmenlerin bu anlayışa ortaklığı, nasıl bir itici güç oluşturuyor?


Uzuner: Ticari kaygıdan uzak bir yapımız var. CAS, ticari bir kuruluş değil. Oyun bilet gelirleri, sahne kiralama bedelleri ve atölye ücretleri bir yere kadar yapıyı taşıyor. Ancak kâr etmemiz mümkün olmuyor, öyle bir amacımız da yok. Yeter ki yapı kendi kendini yürütsün.


Konservatuvarda, üç yıl boyunca haftanın dört günü derslerin olduğu bir eğitim programını yürütmek kolay değil elbette. Bunun için mutlaka gönül bağı ve ortak bakış açısı da gerekiyor. Arzu Gamze Kılınç’la birlikte kurduğumuz bu yapıda benzer bakış açısına sahip insanlarla aynı çatı altında olarak üç yıl boyunca (ki iki yılda bir sınav açtığımız için bazı eğitim sezonunda iki sınıf oluyor) gece gündüz demeden derslerimizi veriyoruz. Bu dersler karşılığında hiçbir ücret alınmadığı gibi daha ne kadar çalışabiliriz, daha ne verebiliriz kaygısındayız.


Bu dersler klasik bakış açısıyla yapılan dersler değil üstelik. CAS konservatuvar öğrencisi oyunculuk hocasından aldığı yönlendirmeyi diyelim müzik hocasından da duyabiliyor. Bütün eğitmenlerin ortak hedefi bütünlüklü bir oyuncu yetiştirmek. Bu, kolektife duyulan bir inanç aynı zamanda.


Akademik anlamda konservatuarınızı mevcut modellerden ayıran en azından temel birkaç şey nedir, doğrusu merak ediyoruz? 


Uzuner: Öncelikle her türlü sanat eğitimi elbette oyunculuk da buna dahil Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK)’e bağlı olmamalıdır. Özgür olmalıdır. Devletin kuralları karıştırılmamalıdır bu tür yapılara. O nedenle bizim müfredatımız da tamamen özgür ve eğitimin gereksinimlerine göre değişebilen dinamik bir müfredat. Her oyuncu adayına farklı yaklaşımlarla eğitim veriyoruz. Çünkü her oyuncuda özgün ve özgür bir varlık oluşturma veya insan olarak varlığını geliştirme yolunda klasik müfredat işlemez. Ama eğitimi erişimi zor olmaktan çıkarmak kadar eğitmeni de fanusta tutmamak bizim tercihimiz ya da öğrencilerle aralarında bir hiyerarşi oluşmaması diyebilirim. Haliyle ortak alanlarımızda merak duydukları ölçüde eğitmenlerinden beslenebiliyorlar. Özel ve vakıf üniversitelerinin eğitim anlayışından zaten en baştan ayrışıyoruz. Konservatuvarımızın tamamen burslu bir eğitim sunmasının yanında; piyasa, öğrencilere 'kısa yoldan sektöre girme' vaatleri sunan bir kandırmaca sistemine dönüşmüş durumda. Adeta cennetten arsa satar gibi ünlü olmayı, dizi senaryosu yazmayı veya popüler platformlarda rol almayı vaat eden bir hayal tüccarlığı yapılıyor. Oysa hakiki oyunculuk da yaşamın kendisi de bu yüzeysel vaatlerin çok daha ötesinde bir derinlik gerektirir.


CAS’ı kurarken, belki de o duvarın boyasını yaparken aklınızdan neler geçiyordu? Nasıl bir okul, nasıl bir oyuncu kuşağı bırakma hayaliyle yola çıktınız?


Uzuner: Kuruluş zorlukları (mekan, bütçe vs) ile beraber aynı zamanda duygusal da bir süreçti. Birçok gencin o mekan içinde devindiğini hayal ediyorduk. Dersler, ders arasında yapılan sohbetler… Ve insanların yüzlerini hayal ediyorduk bir bakıma… Sıcak ve iletişim halinde bir ortam olsun istiyorduk. Mutlaka ortak bir yaşam alanı ve bu alanda bir mutfak (hatta küçük bile olsa bir çay ocağı) ve birlikte yemek yenecek, sohbet edilecek büyüklükte bir masa olsun istiyorduk. Bütün bu isteklerin amacı yetiştireceğimiz insanların kolektif ruhlu, paylaşımcı, oyunculuğu bireysel bir zanaat olarak görmeyip yaşamın akışı içinde olmalarını istemekle ilgiliydi. Bize göre oyunculuk hayatla bütüncül bir ilişki kurmalıydı. Bir bakış açısı, tarihsel bir birikimi ve politik bilinci olması gerekirdi; oyunculuğun ana malzemesinin duygulanım değil düşünce ve insan varlığı olduğunu bilmesi gerekir diye düşünüyoruz çünkü.


Şimdi bu hayalimiz gerçekleşmiş gibi görünüyor. CAS mezunları eğitmenlik yapmaya, oyun atölyelerinde yönetmenlik yapmaya, tiyatronun ve okulun tüm işlerini sırtlanmaya başladılar. En büyük hayallerimizden biri de “evet” diyen değil sorgulayan ve karşı çıkarak yeni bilgilerin açığa çıkmasını sağlayan insanlar yetiştirmekti. Bunlar oluyor.


Peki bugün o günkü hayalin ne kadar içindesiniz; ne kadarı hayata geçti, ne kadarı hâlâ mücadele konusu?


Uzuner: Elbette hıza ve sayılara dayalı bir dünyada yaşıyoruz. Kavramların, kelimelerin anlamları veya derinlikleri değişti. Algımız ağır bir manipülasyon altında. Böyle bir ortamda genç oyuncu adaylarının ve onları yetiştirmeye çalışan biz eğitmenlerin mücadele katsayısı oldukça yüksek. Ekonomik ve sosyal çöküş gençlerin çoğunluğunu da zor durumda bırakıyor. Mutsuz aileler, gelecek kaygısı, günlük geçim derdi gibi ağır konuları hep birlikte çözmeye, onarmaya çalışıyoruz. Hep dediğimiz gibi: “Bireyin şifası kolektiftedir.” Bunu sağlamaya çalışıyoruz.


Sonuç olarak söyleyebilirim ki kurduğumuz sistem işledi, işliyor ve amacımıza uygun sonuçlar yaratıyor. Dünyanın ve ülkenin bütün olumsuz koşullarına rağmen… Sözün kalanını eğitmenlerimizden, mezunlarımızdan ve öğrencilerimizden arkadaşlarımızdan dinlemeyi ben de tercih ederim.


“CAS’ın Ücretsiz Programı Bir Birlikte Öğrenme Laboratuvarıdır”

Akademik kalıpların ve ticari dayatmaların dışına çıkabilen bağımsız bir tiyatroda ders vermenin öğretim özgürlüğünüze katkıları nelerdir?


Oya Yağcı: Sorunuz vereceğim yanıtı içeriyor aslında. Akademinin bir disiplin olarak ister istemez dayattığı bir format var. Günümüzde bu format bilimsellikten ziyade piyasaya çalışan projeci bir denklem sunuyor. Hem “akademik format” ve “projecilik” ile yıldızım barışmadığı için hem de biraz steril bir dünya olduğunu düşündüğüm akademi ile kendimi özdeşleştirmedim hiçbir zaman… İşlevselci, sonuç odaklı ve pragmatik denklem yaşamın temeli haline getirilse de “ne ile ve nasıl” yaşayacağımız soruları geçerliliğini koruyan sorular benim için.


Öyleyse sizin için tiyatro nedir? Ve CAS’ta nasıl bir yaklaşımla gençlere “Tiyatro Teorisi Ve Metin İnceleme” dersi veriyorsunuz?


Yağcı: Tiyatroya hiçbir zaman mesleğim olarak bakmadım. Bu hem alan açan hem de bir yandan alanı daraltan bir tercih oldu. Açıkçası Cihangir Atölye Sahnesi dışında bir başka aidiyetim de yok. Bu açıdan alan daralmış gibi görünebilir. Ancak CAS’ın üretim zemini ve mantığı tam da aradığım özgürlük ve ortaklaşmacı zemini sunduğu için buradayım.


Tiyatro benim için soruların ve (oyunculuk değil) oyunculluğun alanı oldu bir noktadan sonra. Pedagoji, katılım, ortak akıl için bir zemindi. Yani işleyiş içinde her koşulda sahnenin (zorlayıcı) sonuç pratiğini içerse de süreç önemliydi benim için. Bu nedenle hiç bitmeyen bir eğitim ve araştırma alanı ve önce kendinizi sınadığınız bir alan açıyordu. Bu süreç odaklılığı da CAS’ta buluyorum.


Salman Rushdie’nin sevdiğim bir sözü var: “Tek bir hayatı anlamak için dünyayı yutmanız gerekir.” Ben de 1996 yılından beri verdiğim derslerde şunu söylerim: “Tiyatro ya çok tembelin işidir çünkü bir tek oyun üzerinden dünyayı kavramanıza zemin sunar, ya da çok çalışkanın işidir: bir tek oyun okumak ekonomi-politik, tarih, sosyoloji, felsefe, psikoloji, antropoloji vs. pek çok alana açılmanızı sağlar.” Sanırım ben her iki yönde de varım.


CAS’ın ücretsiz, tam burslu programı benim için sadece bir eğitim modeli değil. Hiçbir zaman amaç olarak görmediğim ama ortaklaşmanın zemini ve birlikte öğrenme laboratuvarı olarak gördüğüm tiyatronun bedenleşmiş halidir.


Konservatuvar Ses - Nefes Dersi
Konservatuvar Ses - Nefes Dersi

Her şeyin ücretlendirildiği bir dönemde, herhangi bir maddi karşılık gözetmeksizin bilgi ve birikiminizi öğrencilere aktarmak büyük bir tercih. Sizi bu karşılıksız eğitmenlik sürecine ve CAS’ın bu modeline dahil eden temel motivasyon neydi?


Her şeyin ücretlendirildiği bir dönemde, herhangi bir maddi karşılık gözetmeksizin bilgi ve birikiminizi öğrencilere aktarmak büyük bir tercih. Sizi bu karşılıksız eğitmenlik sürecine ve CAS’ın bu modeline dahil eden temel motivasyon neydi?

Yağcı: Klasik eğitimin pedagojik olmayı yük sayan içeriği kendi deneyimimle de şekillenen bir problemdi. Aklımda kalan, beni etkileyen ve teşvik eden unsur pedagojiyi her koşulda önemseyen ve hayatın canlılığını ve her zaman sorgulanabilirliğini anımsatan hocalarım oldu.


Ne öğrendiğimden çok nasıl öğrendiğimdi benim için asıl mesele. Bizim kuşak mükemmeli ararken bir şey yapamaz hale de geldi biraz. Kalıpları zorlamanın değerine inandık ancak her zorlamada yargıcın kalemi kâbusumuz oldu.

Öğrenmenin en önemli boyutu aynı zamanda yapmak, cesaret etmek, hatadan korkmamak… Yani kendi sözünü de sürece dâhil edebilmek.


Sanırım bu yüzden CAS’tayım. Deneyimimin bir değeri varsa bunu süreçte, pratiğin içinde görmenin hiçbir maddi karşılığı olamayacağını düşünüyorum. Devlet üniversitesinde ya da özel eğitim kurumlarında her zaman Kafkaesk bir duvar gördüm. Bu duvar öğrenci/katılımcı ile kurduğunuz ilişkiye de sinsice süzülen bir duvardır. Ben duvarların ötesine geçen bir ufuk arıyordum her zaman ve bunu CAS’ta bulduğumu düşündüğüm için buradayım. Öğrenci-hoca ilişkisinin ortaklığa dönüştüğü ve eleştirinin hiç kimseyi yaralamadığı bir kamusal üretim ve sorumluluk etiğinin gerçekten bir fatura bedeli olamaz.


“Oyunculuğu Bir Sınıf Atlama Aracı Olarak Kullanmak Bu Mesleğin Doğasına Tezat”

Bu dayanışmacı yapının içinde önce öğrenci olup ardından aynı çatıda ders vermek, sizin hem oyunculuk pratiğinizi hem de konservatuvara bakışınızı nasıl etkiledi?


Alper İrvan: Benim açımdan öğrenci olduğum okulda Konservatuvar “Oyunculuk Eğitmeni” olarak ders verebilmek hem büyük bir şans hem de büyük bir sorumluluk. CAS’ın idealleri, hayata bakış açısı ve tutarlı kalabilme çabasının ben de doğal bir ortağı olmuş oldum. Dolayısıyla süreçte benim mesleğe bakış açım da daha tutarlı ve somut bir şekle bürünmüş oldu.


Oyuncu olarak sadece bireysel dertlerimle ilgilenmenin zaten beni tatmin etmediği bir noktadaydım. Oyuncunun sadece sahnedeki estetik olanla alakalı olmaması gerektiğini, hayatla kurulan bağda da belirli bir farkındalık seviyesine ulaşmaya çabalaması gerektiğini düşünüyorum. Aksi takdirde maalesef bu meslek yüzeysellikten uzak bir şekilde icra edilemiyor. Tabi bunlar hep bireysel tercihler.


Türkiye’de sanat ve kültür iklimi hızla değişiyor. Dün öğrencisi olduğunuz bu yapıda bugün eğitmenlik yaparken, yeni adayların tiyatroyla kurduğu bağda kendi döneminize kıyasla ne tür farklar görüyorsunuz?


İrvan: “Türkiye’deki sanat ve kültür iklimi mi?” diyerek gösterişli bir kapanış yapmak isterdim ama durum böyle bir şakayı kaldıramayacak kadar vahim görünüyor. Benim öğrenciliğimden bugüne Türkiye’deki değişimi anlatmaya kalksak sanırım sayfalar yetmez. Oyuncu adaylarının mesleğin doğasıyla çok tezat beklentiler içinde olduğunu düşünüyorum. Oyunculuğu bir sınıf atlama aracı olarak kullanmak, Türkiye’de ben öğrenciyken de var olan bir sorundu ancak son zamanlarda daha da belirgin bir hale geldi. Elbette ülkenin ekonomik ve siyasi koşulları bunun temelindeki en belirgin sebep. Yeni nesil şöyle böyle demek işin kolayına kaçmak olur. Bence çözüm, ideolojisi tutarlı kurumlarla ve kişilerle tanışmak, onlardan eğitim almak ya da en azından bir şekilde kıyısından köşesinden üretimlerine dahil olmak. En azından CAS benim için öyle oldu. Dayanışmanın, “yalnız” hissetmemek için tek çözüm olduğunu düşünüyorum.


Karşılaştığım oyuncu adaylarının büyük bir kısmının yetenek ve azim konusunda zaten hiçbir eksiklerinin olmadığını aksine katbekat yetenekli ve azimli olduklarını düşünüyorum. Sadece motivasyonlarının geçmişe nazaran anlık istekler ve ihtiyaçlara göre daha keskin dönüşümler geçirmesini biraz tedirgin edici buluyorum. Maalesef Türkiye de uzun bir süredir bu keskin dönüşümlerden sürekli olarak nasibini alıyor. Sanıyorum ki bu mesleği icra eden ve edecekler olarak ülkenin bu dönüşümlerine adapte olmamanın yollarını aramamız / aramaları gerekiyor.


“CAS'ın Sisteminde Hem Sahnede Üretiyor Hem De Öğrendiklerimizi Aktarıyoruz”

CAS’taki eğitim süreci, tiyatroya ve oyunculuk pratiğine dair bildiklerinizi nasıl dönüştürdü? Kapıdan girdiğiniz ilk günkü anlayışınızla bugün sahneye bakışınız arasında nasıl bir fark var?


Zeynep Yüce: CAS'a geldiğimde tiyatroyu daha çok sahnede ortaya çıkan sonuçla ilişkilendiriyordum. Oyunculuğu da büyük ölçüde teknik beceriler geliştirmek, iyi oynamak ve rolü doğru yorumlamak üzerinden düşünüyordum. Tiyatro yapmayı amaç edinmişken, zamanla bakış açım değişti; tiyatroyu, yaşamın içinde daha farkında ve sorgulayıcı bir insan olmama katkı sağlayan bir araştırma zemini olarak görmeye başladım.


CAS'ta geçirdiğim süreç, oyunculuğun; insanın kendisiyle, başkalarıyla ve hayatla kurduğu ilişkinin bir uzantısı olduğunu gösterdi. Hayatta ne kadarsak sahnede de o kadarız ve sahnedeki varlığımızı genişletmek için yaşamla, yaşamdaki oluş halimizle ilgilenmemiz gerekiyor. Zaman zaman üzerinde çalıştığım karakterler, yaşamımda aldığım kararları değiştirmeme neden oluyor.


Bu bakış, sahnede yaptığım her seçimle gündelik hayattaki tutumum arasında bir bağ kurmamı sağladı. Üretim biçimiyle yaşam biçiminin birbirinden ayrı düşünülemeyeceğini gördüm. Sanırım CAS'ın bana kazandırdığı en kıymetli dönüşüm de bu oldu.


Kanlı Düğün, Konservatuvar Mezuniyet Oyunu, 2025
Kanlı Düğün, Konservatuvar Mezuniyet Oyunu, 2025

CAS kendi öğrencilerini yetiştirip mezun ettikten sonra onların arasından profesyonel oyuncular, eğitmenler ve asistanlar çıkarıyor. Siz de bu süreçten geçip asistanlığa adım attınız. Aristofanes’in Kuşlar oyunundaki süreciniz nasıl bir deneyimdi?


Yüce: CAS'ın sistemi sayesinde hem sahnede üretmeye devam ediyor hem de öğrendiklerimi yeni öğrencilere aktarabilme şansı yakalıyorum. Bu yolculuğun bir parçası olmaktan ve bana böyle bir alan açılmış olmasından gerçekten büyük mutluluk duyuyorum. Kendimi geliştirmeye devam edebileceğim bir yol açılması ve emeklerimin görülmesi benim için çok değerli.


Asistanlık süreci benim için yalnızca yeni bir sorumluluk üstlenmekten ibaret değildi; aynı zamanda oyunculuğuma farklı bir perspektiften bakmamı sağladı. Atölyenin ilk dönemi, oyuncu olarak yer aldığım başka bir oyunun prova süreciyle aynı zamana denk geldi. İki farklı prova sürecini eş zamanlı deneyimlemek, hem oyuncu hem de asistan olarak bakış açımı genişletti. Oyuncunun ve yönetmenin prova sürecindeki ihtiyaçlarını daha iyi kavramamı sağlayarak empati gücümü arttırdı. Aynı zamanda yönetmen-oyuncu ilişkisinin dinamiklerini bu kez yönetmen tarafında konumlanarak gözlemleme fırsatı buldum. Yönetmenin bana alan açması; fikir üretmemi, sorumluluk almamı ve yaratım sürecine daha aktif bir şekilde dahil olmamı sağladı. Bu yönde güçlü bir isteğim ve ilgim olduğu için, üretimin bu tarafında yer almak hem kendimi geliştirmeme katkı sundu hem de süreçten aldığım keyfi daha da artırdı.


Kuşlar oyunundaki sürecimiz, çoğu ilk kez sahneye çıkan, öğrenmeye istekli bir grup insanın; provalardan hareket tasarımına, kostüm uygulamalarından sahne üzerindeki yaratım sürecine kadar her aşamayı atölye anlayışıyla birlikte deneyimlediği bir yolculuktu. Bu yaklaşım, yalnızca ortaya çıkan oyunu değil, sürecin kendisini de herkes için son derece öğretici bir deneyime dönüştürdü.


“Konservatuvar Sınavında Adaya Verilen Değer Pek Görülmüş Şey Değil”

CAS’ın konservatuvar sınavı açtığını duyduğunuzda sizi buraya çeken temel motivasyon neydi? Sınav hazırlığı ve jüri karşısındaki o süreç sizin için nasıl bir deneyimdi, zorlukları nelerdi?


Anıl Arif Güzeldir: Sonucunda ne olursa olsun benim için yarım kalan bir hikâyeyi tamamlayacak olmak… Bu cümlemi bir CAS anımla açıklamak isterim: Benim CAS ile tanışmam 2022 yılında açılan yani CAS’ın üçüncü kuşak adaylarını seçeceği konservatuvar sınavı döneminde oldu. O yıl CAS sınavına girdiğimde son aşamaya kadar gelip elenmiştim. O vakit olumsuz sonuçlansa da fikrimde CAS önemli bir yer edindi. Bunun en büyük sebeplerinden biri de açmış olduğu imtihanına gelmiş bir adaya vermiş olduğu değerdi. Sonucu ne olursa olsun, bir aday sınavına dair merak ettiklerini sormak için geldiğinde sorularını cevaplamak için karşısında sınav jürilerinden bir hocayı bulabiliyor. Bu mesleğe dair hayalleri olan ve bu işi gerçek anlamda yapmak isteyen aday ve meslek arkadaşlarım beni çok iyi anlarlar: Bu durum konservatuvar sınavlarında pek görülebilen bir şey değildir. Gel zaman git zaman, geçen iki yılın ardından CAS’ın tekrar sınav açtığı haberini aldığımda kaydımı hemen yaptırdım. Bu seferki amacım: Bir hikâyeyi tamamlayıp, o hikâyeyle beraber meslek erbabı olma yolunda kendimi inşa etmekti.


Sınav hazırlık sürecim; sınavda istenilen tirat, şarkı, dans vd. koşullardan ziyade daha çok, mental anlamda kendimi sınav esnasında başıma gelebilecek etkilere karşı göstereceğim tepkilere dair bir bilinç oluşturma çabasıyla geçti. Sınav esnasında en büyük zorluğum da bu kısımdan oldu. Ben ne kadar mental anlamda kendimi hazırım psikolojisi içerisine alsam da hatta ‘‘Daha önce bu sınava girdim, az çok başıma gelebilecek ihtimallerin farkındayım,’’ desem de, değerli hocalarım sağ olsun, bu özgüvenime karşı nokta atışı müdahaleler ile beni sınav esnasında aslında olmam gereken halime, yani öz benliğime geri döndürdüler. Zaman içerisinde görüyorum ki aslında yapılan o müdahaleler ile döndüğüm öz benliğim, aslında mesleğime yaklaşımımdaki olması gereken mutlak hâlimin bir ön öğretisi olmuş.


Buradaki kolektif üretim ortamı ve usta-çırak dinamiği sizi bir oyuncu adayı olarak nasıl besliyor?


Güzeldir: CAS içerisinde her an, her konuya dair gayriihtiyari yeni bir bilgi edinebilme imkânına dair kapıların sonuna kadar açık olduğunu söyleyebilirim. Çünkü CAS’ta meslek dışındaki her anda da aslında kolektife dâhil olmuş oluyorsunuz. Sohbet ederken, yemek yerken, çay-kahve içerken, birbirimize sarılırken… Kısacası CAS içerisinde olduğumuz her anda kolektif bilinç bizimle beraber oluyor. Bunu böyle açıklıyorum çünkü tüm bu saydıklarımı mesleğe dair olan kısma taşıdığımızda oyun alanımızın işleyişi ve üretkenliği çok verimli oluyor.


Bunun yanında, usta-çırak dinamiği kısmında hocalarımızı ayrı tuttuğum vakit şunu söyleyebilirim ki: Başta bahsettiğim gibi her an her konuya dair yeni bir bilgi edinme de mesleğimize gönül veren ve mesleğimiz için ciddi anlamda düşünce mesaisi harcayan bizler, birbirimizle olan iletişimimizde bu dinamiği beraberce sıcak tutuyoruz. Benim mesleğe baktığım perspektifte bu durum son derece önem arz ediyor; daha çok soru sormam ve üretken olmam konusunda beni fazlasıyla kamçılıyor diyebilirim.


CAS Konservatuvarı sahnedeydi: Benerci Kendini Niçin Öldürdü?


Haberimizi bitirirken, CAS Konservatuvarı'nın sadece bir eğitim alanı değil, aynı zamanda üreten ve repertuvar oluşturan canlı bir sahne olduğunu hatırlatmakta fayda var. Nitekim CAS öğrencilerinin hazırladığı oyunların neredeyse tamamı, eğitim sürecinin ardından profesyonel sahnede seyirciyle buluşmaya devam ediyor: Saloz’un Mavalı, Neredeyse Eşittir, Ayak Bacak Fabrikası ve Joko’nun Doğum Günü bu sürdürülebilirliğin en somut örneklerinden…


Biz de bu ilham verici üretim ikliminden bir izlenimle noktayı koyalım: Geçen dönem CAS Konservatuvarı ikinci sınıf “Oyun Dersi” kapsamında hazırlanan ve sahnelenen Benerci Kendini Niçin Öldürdü? projesinden notlarımız...


Benerci Kendini Niçin Öldürdü? Konservatuvar 2. sınıf oyunu, 2026
Benerci Kendini Niçin Öldürdü? Konservatuvar 2. sınıf oyunu, 2026

Nâzım Hikmet’in kaleme aldığı o uzun şiirden Alper İrvan’ın sahneye uyarlayıp yönettiği, yönetmen yardımcılığını ise Yusuf Kısa’nın üstlendiği Benerci Kendini Niçin Öldürdü?, ikinci sınıf öğrencilerinin sahneyle ilk buluşmasında oldukça politik bir hat çiziyor.


Konservatuvar eğitiminde ilk sahne deneyimlerinin genelde koral yapıda biçimlenmesi gibi, bu oyunda da genç oyuncuların bireysel çıkışlarından ziyade birlikte hareket etme becerisine ve ensemble uyumuna odaklanıldığını gördüm. Nâzım Hikmet’in politik ve sert anlatısını göğüsleyen öğrencilerin, koro disiplini içinde var olarak o ortak ritmi sahneye taşıma çabası çok belirgindi. Kolektif hareketin gücüyle şiirin sertliğini buluşturan oyun, genç oyuncuların ilk sahne tecrübesinde güçlü bir birliktelik hissi bıraktı.



Sahneye Uyarlayan ve Yöneten: Alper İrvan

Dramaturg: Oya Yağcı

Yönetmen Yardımcısı: Yusuf Kısa

Müzik: Berkay Özideş

Hareket Düzenleme: Hicran Akın

Işık Tasarımı: Osman Onur Can

Afiş Tasarımı: İdil Emre

Kostüm-Aksesuar Uygulama: Ekip Çalışması

Işık Kumanda: Harun Özkan

Efekt Kumanda: Sude Gediktaş


OYUNCULAR

Ada Sude Uğur, Alperen Göl, Anıl Arif Güzeldir, Batu Yıldız, Begüm Bıyık, Ceren Yardımcıel, Duru Ünal, Ege Özege, Erdi Öztürk, Eren Özge, Ethem Özaydın, Ogün Birinci, Zeynep Tutuş









bottom of page