top of page
vâveylâ (1)_edited.png

"Dayatmayı kabul etmeyip, konservatuvarı bıraktım; Sonra çok pişman oldum"

4 gün önce
10 dakikada okunur

Ben oyuncu Zeynep Yüce ve ben çellist Belgi Karya Olcaytu… Hayatın yaratıcı tarafına tutunmak isteyip bu alanda eğitim almış ve üretimini sürdüren insanların deneyimlerini, motivasyonlarını ve mücadelelerini görünür kılmayı amaçlayan söyleşi dizimizin ilk bölümünden merhaba…


Soldan sağa: Zeynep Yüce, Onur Yalçın, Belgi Karya Olcaytu
Soldan sağa: Zeynep Yüce, Onur Yalçın, Belgi Karya Olcaytu

Biz söyleşiyi yapan iki arkadaş Ankara’da klasik müzik eğitimi alırken konservatuvar koridorlarında tanıştık. Birimiz kemancı, birimiz çellist olmanın peşinde, sanatçı olma yolculuğunda, kafa karışıklıklarımızda birbirimizin en büyük destekçisi, sığınağı olduk. Birbirine tezat zihinlerimizle, hayatı farklı yönlerden kucaklamayı öğrendik. Belgi müziğe devam etti, Zeynep ise oyunculuğa doğru dümeni çevirdi. Zamanla konservatuvarlı olmak, bizi çevremizden ayrıştıran bir kimliğe dönüştü. Kendimizi tam olarak nasıl burada bulmuştuk? Konservatuvarın önünden geçenler, “Her zaman şahane müzik sesleri duyuyoruz, ne kadar şanslısınız” diyorlardı. Peki öyle miydi? Çoğu zaman, bizim ne yapmaya çalıştığımıza dair en yakınlarımızın, anne babalarımızın bile net bir fikri yoktu. Yıllar geçtikçe, yaptığımız işin “aykırılığı” daha görünür hale geldi.


İçinde bulunduğumuz sistemde, sanatla var olmanın zorluklarıyla daha fazla yüzleştik. VâVeyLâ için üretim yapmayı düşünürken çıkış noktamız da tam olarak bu oldu. Günlük konuşmalarımızda sıkça sorguladığımız meseleler, mesleklerimizin ülkedeki dezavantajlı konumu ve en heyecanlı, en üretken olduğumuz yaşlarda kendimize yeterince alan bulamayışımız… Bu deneyimleri bizimle benzer yollardan geçen insanlarla konuşmaktan daha heyecan verici ne olabilirdi?


Büyük bir heyecanla başladığımız bu serinin ilk konuğu, yolculuğu bizi çok etkileyen, konservatuvarı ilk yıllarda bırakıp şimdi Avusturya’da caz trompetçisi olan arkadaşımız Onur Yalçın. Onun hikâyesi, Ankara Devlet Konservatuvarı’na ve ODTÜ (Orta Doğu Teknik Üniversitesi)’ye uğrayıp Ankara’dan Graz’a ulaşan, vazgeçişlerin nasıl yeni başlangıçlara dönüşebileceğini gösteren ilham verici bir yolculuk.


Belgi Karya Olcaytu: Hikâyeye en başından başlayalım mı.  10 yaşında bir çocuğun ilkokuldan çıkıp konservatuvara girmesine kim karar verdi? O günlere döndüğünde bu senin için bir heves miydi? Yoksa ailenin yönlendirmesi miydi?


Onur Yalçın: Aslında benim müzik ve konservatuvar ile ilgili hiçbir fikrim yoktu. Ana sınıfı öğretmenimin oğlu sınavlara hazırlanıyordu benim için de oradaki 5 günlük bir kursu tavsiye ettiler ve sonrasında ben bir anda konservatuvarı kazandım. Ancak konservatuvar eğitiminden ne bekleyeceğimi bilmiyordum. Sadece bu yeni deneyim için çok heyecanlandım, müzik okumanın çok keyifli olacağını düşündüm.


Olcaytu: Bu kadar heveslendiğine göre öncesinde müziğe ilgin vardı herhalde. Örneğin bir enstrüman çalıyor muydun?


Yalçın: Ben de herkes gibi gitar çalıyordum; üç akor biliyordum o kadar. Onun dışında hiçbir müzik geçmişim yoktu diyebilirim. Konservatuvar sınavlarında kornoya seçildim ancak ne olduğundan haberim yoktu.

Korno özel bir enstrüman olduğu için çok sevdim, kocaman ve ilginçti. Aniden oyuncak dışında bir şeye sahip olmuştum ve artık evimizde bir korno vardı.
Sahneden bir kare: Onur Yalçın.
Sahneden bir kare: Onur Yalçın.

Zeynep Yüce: Mesela ben sınavda keman istiyorum dediğim için “Tamam güzel kızım seni kemana alalım.” dediler. Senin böyle bir talebin var mıydı?


Yalçın: Belki beni davula alırlar diye vurmalı bölümünün önünde baget kontrol çalışıyordum. Zaten bence konservatuvarda bir kere bile “Beni nolur kornoya alın” diyen olmamıştır.


Yüce: Ancak halanın kornocu falan olması lazım bunu demen için. Bugünden baktığımda enstrüman seçimlerimizin jüri tarafından yapılmasının hayatımızın gidişatı ve nasıl biri olacağımızla bu kadar ilgili olduğuna inanamıyorum. Sizce bir süre sonra sahiden fiziksel ve ruhsal olarak insanlar enstrümanlarına benziyor mu?


Olcaytu: Bence kesinlikle böyle bir şey var. Bizim mecrada viyolacılar ile ilgili bir sürü espri yapılıyor. Ben de geçen gün provada Berlin’de okuyan viyolacı bir arkadaşıma takılırken, orada tanıştığı farklı kültürlerde yetişmiş çellistlerle beni bağdaştırdı ve “Bu kadar olamaz nasıl bütün çellistler aynı ofansif esprileri yapabilir!” diye isyan etti. Kendi grupları içinde enstrümancıların geliştirdiği huylar var bu bir gerçek, sence trompetçi özellikleri neler?


Yalçın: Trompetçiler atılgandır ve egoları yüksektir. Solo enstrüman olduğu için genel olarak böyle bir havamız olduğunu söyleyebilirim. Solist enstrüman çalmakla doğru orantılı insanın egosu da şişiyor bence.

Verdiğin emek ve çaldığın partisyonun zorlukları kıyasladığında anlaşılabilir bir durum… Bir orkestranın içinde, bir tubacıdan beklenti trompetçiye göre çok daha az ve doğal olarak o insanlar daha rahat oluyor bence, ilişkilerine de bu yansıyor.

Yüce: Küçük yaşta farklı bir disiplinle tanışırken mahalledeki arkadaşlarıma havalı geldiğimi hatırlıyorum. Adı üstünde “batı” müziği, bizim kültürümüze ait değil. Tanışma süreci keyifli olsa da eğitim ve üretme sürecindeki disipline biraz değinmek istiyoruz. Okulda uzun bir zaman geçirmedin ama eğitimin baskıcı tarafıyla birlikte  tanıştık, “dayatmayı” kabullenme sürecin nasıl oldu?


Yalçın: Ben dayatmayı hiç kabullenemediğim için ilk yılımdan sonra konservatuvarı bıraktım. Enstrümanı elime aldığımda çok heyecanlı ve hevesliydim ama eğitimi nerede aldığın çok önemli tabii. Hacettepe’de müziği Çinlilerin matematik öğretme metodu gibi kırbaçlaya kırbaçlaya öğretiyorlar. Bunun böyle yapılmasının sebebi de kendi hocalarından süregelen bir gelenek ile aynı şekilde yetiştirilmiş olmaları. Hacettepe’de öğrenciyi kırıp yeniden inşa etmeye yönelik bir sistem var ve küçük yaşta bu çok kolay. Bu doğal olarak bireyin cesaretini kırıyor ve yetişen müzisyenler profesyonel hayatta kalıpların içine sıkışıp kalıyorlar.


Yüce: Bir de bu sürecin içinde hayal kırıklıkları oluyor haliyle… Bir hoca vardı ona “merhaba” dediğim için kızmıştı bana. Neymiş? “İyi günler.” demem gerekiyormuş… Tiyatroya geçtikten sonra müzik eğitimindeki “askerliği” kırmaya çalışmam zaman aldı.


Olcaytu: Düşününce komik geliyor ama 10 yaşındaki bir çocuk için hiç komik bir şey değil. Belki ebeveynlerin dışında birinden hiç böyle bir tepki almamışsın bugüne kadar, büyük bir kırılma anı. Onur senin Facebook'ta online olduğun için solfeje küstürülmen gibi…


Yalçın: Evet ya içine girdiğim psikolojiyi düşünsenize… Ben hiçbir şey bilmeden her gün solfeje çalışıyordum. Resmen yeni bir dil öğreniyordum ve annem hiçbir şey bilmemesine rağmen beni çalıştırmayı deniyordu. Tuşların üzerine notaların adlarını yazmıştık ona göre basmaya çalışıyordu. Bir gün Facebook'a girmiştim, unutmuşum normalde aktiviteyi kapıyordum. Solfej hocam aktif olduğumu görünce birden yazdı, “Sen ne yapıyorsun Facebook'ta? Ben sana Facebook'u yasaklamadım mı? Yarın savunmanı hazırla”. Savunmamı mı hazırlayayım? Ne savunması yapacağım hocam, Facebook'a girdim diye mi? Böyle bir şey olamaz!


Yüce: Sen bu eğitim şekline karşı çıkıp konservatuvar okumaktan vazgeçtin. O yaşta bu cesaretin takdir edilesi.


Yalçın: Ben konservatuvar eğitimini çok kolay elde ettiğim için neden vazgeçtiğimin farkında değildim. Bıraktıktan sonra çok pişman oldum ve potansiyelimi harcadığımı düşündüm. Konservatuvara özellikle Hacettepe’ye dönmek solfejden dolayı çok zor olduğu için istesem bile asla geri dönemeyeceğimi bilmek bana çok kötü hissettirdi.


Olcaytu: O zaman ODTÜ’ye girmene bu his sebep oldu. Sonra Hacettepe’ye dönüşün nasıl gerçekleşti?


Yalçın: Ben lisede kendi başıma klasik trompete hazırlanıyordum. Trompeti elime alalı iki yıl olmuştu ve insanüstü derecede hasta olduğumda, başıma güneş geçtiğinde bile çalıştım. Sınava girdiğimde “Çok güzel ama solfej transkriptin olmadığı için seni şu anda alamıyoruz. Sen üniversitede bir daha gel.” dediler. Bilkent’e giremeyince hevesim kırıldı ve kolay kesip atan bir insan olduğum için “Tamam, trompet benim için bitti.” dedim. İlk yaşadığım konservatuvar travmasının da etkisiyle bir yıl trompete hiç dokunmadım. O sırada ingilizcem de iyiydi ODTÜ’ye girdim. Lisede Bilkent’e hazırlanırken Hacettepe’deki caz odalarında çalışıyordum ve böylece caz müziğine maruz kalmaya başlamıştım. Sanırım içimde vardı ki bir noktada bölümden Berkay Toprak ile ders yapmaya başladım.

Hazırlık senemde dersler bittiği gibi koşa koşa Hacettepe Big Band’de trompet çalmaya gidiyordum ve caz sınavına hazırlanarak Hacettepe’yi tekrar kazandım.


ODTÜ’yü bırakırken iki kere düşünmedim, neyi isteyip istemediğimi net bir şekilde biliyordum. Kaydımı silmek için sisteme girdiğimde ‘Evet’e basmam iki saniyemi aldı.

Yüce: Klasik müzik eğitimi müzisyeni katı bir şekilde biçimlendiriyor. Sen özgürlüğünün kısıtlandığını düşündün mü? Caza saparak bunun dışına mı çıkmak istedin?


Yalçın: Caza yönelmemle bunun pek alakası yok ama dediğiniz çok doğru. Klasik müziğin özel bir müzikal dili olduğu için kalıpların dışına çıktığın zaman “Sen kimsin de bunu değiştiriyorsun?” deniyor. Sanırım bu nedenle kısıtlayıcı bir ekole dönüşüyor. Müziğin prensibindeki katılık insanların kişiliğine de yansıyor. Siz yaylı olduğunuz için belki bilmezsiniz ama benim Hacettepe’de olduğum dönemde üflemeli öğrencileri için caz müziği yapmak hoş karşılanmıyordu.


Olcaytu: Bu söylediğin katılıkla yetişip teknik olarak klasik disiplinini aldıktan sonra caza geçiş yapmakla direkt caz eğitimine başlamak arasındaki fark ne? Hangisi daha iyi oluyor sence?


Yalçın: Klasik müzikten yetişen bir insanın çok iyi bir tekniği olduğu için her notayı çatır çatır çalıyor ama klasik müzik eğitiminin getirdiği sınırlı bir bakış açısı var. O gelenekten bir insana, “hadi doğaçlama bir şeyler çal” dediğinde bunu denemeye cesaret bile edemiyor ve önünde net bir veri olmadan yaratmaktan korkuyor. Ancak ben de trompete çok geç başladım ve bir süre kendim çalışarak vakit kaybettim. Bu durum teknik olarak çok sıkıntı çekmeme sebep oldu. Okuduğum okulda klasik eğitimi alıyoruz çünkü teknik açıdan temeli oturtmak için önemli. Caz ve klasiğin artikülasyonu farklı olsa da enstrümanın çalınış biçiminin ortak noktaları var. Bu da müzik türlerinin ne kadar birbirinin içinde olduğunun bir göstergesi aslında.


Sahneden bir kare: Onur Yalçın.
Sahneden bir kare: Onur Yalçın.

Yüce: Peki Hacettepe’ye döndükten sonra coğrafya değiştirmenin sebebi neydi?


Yalçın: Bölüme pandemi döneminde girdiğim için dersler online işleniyordu ve çok verimli geçmiyordu. Öğrenmesi zor olan caz, Hacettepe’nin müfredatsızlığında imkansız bir şeye dönüşmüştü. Önümde iki yol vardı; ya Türkiye’de kalacak, İstanbul piyasasında usta çırak ilişkisiyle mesleği öğrenecektim ya da bölümde örnek aldığım bir abimin de yaptığı gibi Avusturya’da dünya çapındaki hocalardan alabildiğim tüm bilgileri toplayacaktım. Denemek istedim ve istersem bir noktada İstanbul'a dönebileceğim için yurt dışına gittim.


Olcaytu: Ve rota bir kez daha yeniden oluşturuldu. Graz’a gittiğinde oradaki hocadan aldığın ilk geri dönüşler nelerdi? Çalışma programında ne gibi değişiklikler oldu?


Yalçın: Buraya geldiğimde iki yıl önce vefat edene kadar Jim Rotondi ile çalıştım. Kendisi eski toprak cazcılardan, iyi bir trompetçi ve çok kıymetli bir müzisyendi. Derse çalışmayıp gittiğimde bile hiçbir şey söylemeden çok şey söylerdi. Yıllardır içimde biriken istekle ilk yılım çok verimli geçmişti. İlk defa gerçek bir hocam ve okulum olmuştu bu yüzden deli gibi çalıştım. Yıllar içinde burada akıllı çalışmayı öğrendiğim için süreler kısaldı ve odak teknikten çok müzik olmaya başladı.


Yüce: Hepimizin olduğu gibi senin de somut ihtiyaçların var. Müziğine odaklanırken gelir belirsizliği, mekan bulma zorluğu, bilet fiyatları gibi konular seni nasıl etkiledi? Avusturya ve Türkiye'deki yaşamsal farklar neler?


Yalçın: İşin ekonomik kısmına gelmeden önce müzisyenler üzerine konuşayım. İnsanlar gerçekten kafası çok açık bir şekilde yetişmiş ve kimse para kazanma odaklı müzik yapmıyor. Bence biz sezgisel olarak biraz hayatta kalmak için çalıyoruz. En iyisi olmam lazım, çok daha fazla çalışmam lazım yoksa ekmek yok hissiyatıyla… Bu sebeple seviye Türkiye'ye göre daha yüksek.

Ben ilk senemde yemek kamyonunda çalıştım ve bunu yaparak hayatımı idame ettirebildim. Buraya gelirken desteğe ihtiyacım vardı ve bana “Türkiye'de hiç burs arama, orada bulursun bir şekilde” demişlerdi.

Ben de “Nasıl başka bir ülkede burs bulacağım da kendi ülkemde bulamayacağım” diye düşünmüştüm. Ama Türkiye'den burs için çekirge sesleri… Avusturya sosyal devlet olduğu için alım gücüne ek olarak okul da çok destek veriyor. Benim okulumda Türk vatandaşları eğitim için sadece 25 euro katkı payı ödüyor. Bu kalibrede bir üniversite için, dönemlik verdiğim paranın bu kadar olması harika.


Yüce: Yaşadığın yerde alım gücü yüksek olduğu için küçük çaplı işlerde çalışarak ihtiyaçlarını gidermek için yeterli parayı kazanabiliyorsun. Mesela protein dahil her türlü gıdanın olduğu bir market alışverişini 30 euroya yapabiliyorsun. Ama resmi olarak bir müzisyen sırtını devlete dayamadıkça yaşamını güvence altına alabilecek bir mekanizma yok.


Yalçın: Güvencede olmamak benim açımdan kötü bir şey değil çünkü devam etmemi sağlıyor ve daha aktif oluyorum. Ben bu soruya cevap verebilecek kadar bir zorluk yaşamadım, aç kalmadım. Türkiye’deki insanlara online ders veriyorum ve piyasaya göre kazandığım parayı burada harcamam ile Türkiye’de harcamam arasında büyük bir fark oluyor. Dönem aralarında da Türkiye’de sayamayacağım kadar konser yapıyorum ama elimde hiçbir şey kalmıyor. Paranın o kadar hızlı eridiğini görmek gerçekten çok üzücü.


Yüce: Bu bağlamda müzisyenlerin ekonomik ve mesleki haklarını koruyabilmek için birlikte hareket etme kültürünü yeterli buluyor musun?


Yalçın: Öncelikle Türkiye'de piyasa müzisyeni olmak çok farklı.

Piyasada kimse birbirine destek olmuyor ve örgütlenme maalesef yok.

Belli başlı yüksek meblağlarda para kazanan müzisyenler var ve piyasa onların etrafında dönüyor. İnsanlar bu durumu çoktan kabul etmiş, Türkiye’de o kadar fazla şey oluyor ki bir türlü sıra bize gelmiyor. Ama bir şeyler ters gittiğinde de ilk müzik susturuluyor ve zarar gören biz oluyoruz.


Olcaytu: Genel sistem içinde olduğu gibi bizim müzik camiasında da ilginç bir şekilde konumlanman gerekiyor. Sanatın her alanında “mafyalaşma” mevcut ve bir şeye itiraz ettiğin anda birden sistem dışı kalıyorsun çünkü maalesef senin yerini dolduracak insanlar var. Ben para kazanamıyorsam belli ki birileri gerçekten çok fazla para kazanıyor, durum böyle. Buna karşı bir duruş sergilediğin zaman da oyun dışı kalıyorsun. Onların sana ihtiyacı yok ama senin onlara ihtiyacın var.


Yalçın: Ayrıca iş şurada sıkıntıya giriyor, kimsenin kaliteli müzik üretme derdi yok. İyi veya kötü olmasının bir önemi olmadan insanlara sahnede herhangi birinin olması yetiyor. Herkes sadece kazandığı paraya bakıyor. Türkiye’de sistem gösteriş üzerine kurulu. Bu da müziği bilerek dinleyen seyircinin çok az olmasından kaynaklanıyor. “Oyuncudan nefret etme oyundan nefret et.” diyerek yeri geldiğinde de şov yapman gerekiyor. Bazen binlerce insan dinliyor ve senden bunu bekliyorlar çünkü bir noktada eğlence unsurusun. Müzik de onu istiyorsa yapıyorsun ama bunu sürekli yaparsan kaliten zarar görmeye başlıyor.


Yüce: Evet, toplumun da sanata ve kültüre ulaşmayı talep etmesi ya da sanatçıların ihtiyaçlarını tanımlayabilmesi gerekiyor. Bulunduğun yerden ayağın kayıp da düşesin diye arkanda bekleyen bir sürü insan olduğu için senin de elini kolunu bağlayan bir sistem var.


Yalçın: Tabii ama bence her şeye rağmen cazda daha kabul edici bir komünite var. Ben bu işi seviyorum bir şeyler öğrenmek istiyorum dediğin zaman seni kollayan, sarıp sarmalayan çok iyi seviyede insanlar var. Mesela Ankara'da Ahzuita gibi bir mekan var. Dinleyiciyi iyi müziğe ulaştırmanın yanı sıra tam olarak bu kucaklayıcılığı sağlayabilen bir masterclass mekanına dönüştü. Kaliteli müzik nasıl yapılır? Nasıl kendimizi geliştirebiliriz? Bir komünite olarak neler yapabiliriz? Bunların üzerine çalışan nadir yerlerden.


Olcaytu: Onur, bildiğimiz kadarıyla senin kendi bestelerin de var. Müzik üretimine neler etki ediyor? Kendi yaşamından mı daha çok ilham alıyorsun yoksa, dünyada olup biten olaylar, dış etkenler de müziğine yansıyor mu? Ayrıca kendinle çeliştiğin oluyor mu diye de merak ediyoruz.


Yalçın: Ben çok kişisel yazıyorum, tamamen kendi kafamda duyduğum ve hissettiklerim üzerine… Dünyada olan şeylerden etkilenip bir şey yazdığım henüz olmadı. Benim için en büyük çelişki; bazen caz okulu muhabbetinin biraz saçma olduğunu düşünüyorum. Çünkü kafamızı açık tutmamız gereken bir müzik türünde zorunlu bazı kurallara uymamız gerekiyor. Ben okul yüzünden hafiften sınırlandığımızı hissediyorum çünkü hissettiğin bir şeyi yazmak için kafana yerleşmiş olan armonik formülleri kullanıyorsun ve ona göre uyumlanman gerekiyor.


Yüce: Sence caz orijinaline benzetilerek yapılan bir müzik mi? Sen bir Türk olarak başka bir kültürden geldiğin için bestelerinde ayırt edici şeyler kullanıyor musun?


Yalçın: Ben “işte şimdi caz yazacağım” deyip yazmıyorum ama yaptığım besteler caz olarak adlandırılabilir çünkü caz gerçekten çok geniş bir müzik türü. Belirgin olmasa da tabii ki insan yaşadığı yerden bir şeyler katıyor. Yaşadığın hayat, geldiğin kültür üflediğin enstrümanda kendini belli ediyor diye düşünüyorum.


Olcaytu: Peki bir caz müzisyeni olarak seni besleyen müzik türleri neler? Her şeyi dinliyor musun yoksa caz üretmek için sadece caz mı tüketiyorsun?


Yalçın: Çoğunlukla caz dinliyorum ama yaptığım müzik dinlediğim müziği sınırlamıyor. Türkiye’den özellikle Onno Tunç ve Genco Ar’ı seviyorum. İçinde caz elementi olan eski pop parçaları da keyifli oluyor ve enstrüman müziğinden daha fazla zevk alıyorum.


Sahneden bir kare: Onur Yalçın.
Sahneden bir kare: Onur Yalçın.

Yüce: Peki bir caz müzisyeni konser yapabilmek için nasıl yer buluyor? Mesela ben bir oyuncu olarak söyleyeyim, TikTok fenomeniysen eğitimli olmasan da dizide yer bulabiliyorsun. Spotify dinlenmene, takipçine göre bir mekanda yer bulma ihtimalin artıyorken popüler bir imajın yoksa nasıl sıyrılabiliyorsun?


Yalçın: Aslında bu tamamen kendini göstermekle alakalı. Ben yavaş yavaş İstanbul piyasasına girmeye başladım. Avusturya'da okuduğum için prestijli görülüyorum, orada okuyan birinin kötü olma ihtimali yok gibi bakıyorlar. Bundan dolayı bir mekanla iletişime geçtiğimde ciddiye alınabiliyorum. Böyle bir avantajın olmadığı takdirde de jam sessionlara giderek kendini göstermeye çalışıyorsun. Çünkü hiç tanımadığı insanlarla normal olarak kimse iletişim kurmuyor. Ben no name olarak gidip “Merhaba, ben çalmak için gün almak istiyorum” diyemem “Sen kimsin?” derler.


Olcaytu: Yine de jam sessionlar gibi kendinizi gösterebileceğiniz alanlar yaratılması bence çok güzel. Son olarak sormak istediğimiz soru, müziğe başlayan 10 yaşındaki Onur şu an seni görse sence ne hissederdi?


Yalçın: Müziğe başlayan Onur beni görse gerçekten mutlu olurdu ve yolunu bulmuşsun derdi. Ama şimdiki Onur böyle hissetmiyor. Kendime, çocukluğumdaki kadar pozitif bakamıyorum.














bottom of page