Deniz Göktaş Yeniden Tutuklandı: Hukuki Süreçte 6 Kritik İhlal Tespiti
- ayşen güven
- 22 saat önce
- 6 dakikada okunur
Bir stand-up sahnesinde söylenen sözler, bir komedyeni kelepçeyle karakola, oradan da "kuyu tipi" olarak bilinen bir cezaevine kadar götürebiliyor mu? İmran Deniz Göktaş'ın başına gelenler, sahne sanatlarıyla ilgilenen herkesin yakından takip ettiği bu soruyu yeniden gündeme taşıdı. Anayasa hukukçusu Prof. Dr. Tolga Şirin'in kaleme aldığı "Mizahi İfade Özgürlüğü" raporu, sürecin en başından bugüne kadar attığı her adımı tek tek inceliyor ve altı ayrı noktada ciddi hukuka aykırılık tespit ediyor. Rapor, kısaca şunu söylüyor: Bir sahnede söylenen espri, mizahın kurallarına göre değil, sanki bir haber bülteninde söylenmiş gibi değerlendirilmiş.

Sürecin özeti
1994 doğumlu, ODTÜ mezunu psikolog ve komedyen Deniz Göktaş, 2023'ten bu yana "Ölü Deniz" adlı stand-up gösterisini Türkiye'nin dört bir yanında sahneliyor. 1 Haziran 2026'da Harbiye Cemil Topuzlu Açık Hava Tiyatrosu'nda sahnelenen gösteri, 24 Haziran'da sanatçının kendi YouTube hesabından paylaşıldı. Bu paylaşımın ardından tatil için yurt dışına çıkan Göktaş hakkında İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı "2026/117973" numaralı bir soruşturma başlattı.
2 Temmuz'da yurda dönüşte gözaltına alınan Göktaş'ın, Vatan Emniyet Müdürlüğü'nde elleri arkadan kelepçeli şekilde görüntülenmesi ve bu görüntülerin basına yansıması büyük yankı uyandırmıştı. Sanatçı, "Cumhurbaşkanına Alenen Hakaret" ve "Halkı Kin ve Düşmanlığa Alenen Tahrik Etme" suçlamalarıyla tutuklanarak Tekirdağ Çorlu'daki, kamuoyunda "kuyu tipi" olarak bilinen Karatepe Ceza İnfaz Kurumu'na gönderilmişti.
BirGün'ün 18 Ağustos 2026 tarihli haberine göre Göktaş, o tarih itibarıyla 46 gündür "kuyu tipi" cezaevinde tutuklu; kendisine yöneltilen iki suçlamaya (önce "dini değerleri aşağılama", ardından buna eklenen "Cumhurbaşkanına hakaret") ilişkin hâlâ bir iddianame düzenlenmiş değildi.
Bu haberden yaklaşık iki hafta sonra dosyada yeni ve dikkat çekici bir gelişme yaşandı. DW Türkçe'nin bugün, 1 Eylül Dünya Barış Günü'nde yayımladığı habere göre İstanbul 61. Asliye Ceza Mahkemesi, Göktaş'ın "Cumhurbaşkanına hakaret" ve "halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik etme" suçlamalarından tahliyesine karar verdi. Ama Göktaş cezaevinden çıkamadan, aynı gösterideki başka sözler yüzünden bu kez "suçu ve suçluyu övme" suçlamasıyla yeniden tutuklandı; bu, raporun konu ettiği iki suçlamadan tamamen ayrı, yepyeni bir suçlama. Üstelik savcılık ilk iki suçtan verilen tahliye kararına itiraz etti; İstanbul 28. Ağır Ceza Mahkemesi'nin 31 Ağustos'ta çıkardığı yakalama emrinin ardından Göktaş bu iki suçtan da yeniden tutuklandı. Bu karara karşı da üst mahkemeye (İstanbul 29. Ağır Ceza Mahkemesi) itiraz edilebilecek.
Yani bugün itibarıyla Göktaş üç ayrı suçlamadan tutuklu: biri yepyeni ("suçu ve suçluyu övme"), diğer ikisi ise bir kez tahliye edilip savcılık itirazıyla hemen yeniden tutuklanmış olan "Cumhurbaşkanına hakaret" ve "halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik etme" suçlamaları. İddianame hâlâ düzenlenmemişken tutukluluğun bu şekilde tekrar tekrar kurulması, aşağıda ele alınan "ilgili ve yeterli gerekçe" tartışmasına da güncel bir örnek oluşturuyor.
Şirin'in raporu, olayı Birleşmiş Milletler Rabat Eylem Planı başta olmak üzere uluslararası insan hakları standartları ışığında inceliyor; Anayasa Mahkemesi ve İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi'nin (İHAM) onlarca kararına atıfla ilerliyor.
Raporun Tespit Ettiği Altı Hukuka Aykırılık
Şirin, raporunu tek tek gerekçelendirdiği altı ayrı müdahale üzerine kuruyor. İşte o altı başlık ve raporda yer alan altı ihlalin gerekçeleri:
1) Soruşturmanın Açılış Biçimi
Rapora göre sorun, soruşturmanın açılmasının kendisinden çok, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'nın konuyu kamuoyuna duyurma biçiminde başlıyor. Başsavcılığın açıklamasında "suç unsuru ifadeler tespit edilen şüpheli" denilerek, henüz kesinleşmiş bir yargı kararı yokken sanki suç işlendiği kesinmiş gibi bir dil kullanıldığını belirten Şirin, bunun masumiyet karinesiyle bağdaşmadığını; üstelik bu tür açıklamalara karşı Türk hukukunda başvurulabilecek bir hukuk yolunun da bulunmadığını vurguluyor.
2) Kelepçe Uygulaması
Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 93. maddesi, bir kişiye ancak kaçma ya da kendisine veya başkalarına zarar verme belirtisi varsa kelepçe takılmasına izin veriyor. Şirin, adli sicil kaydı bulunmayan, şiddet geçmişi olmayan ve soruşturma haberini duyar duymaz kendi isteğiyle Türkiye'ye dönen Göktaş için bu koşulların hiçbirinin gerçekleşmediğini vurguluyor. Üstelik kelepçenin "arkadan" takılması, Emniyet Genel Müdürlüğü'nün kendi genelgesine göre yalnızca istisnai ve riskli durumlarda uygulanabiliyor; rapora göre bu istisna da somut olayda karşılanmıyor.
3) Kelepçeli Görüntülerin Basına Servis Edilmesi
Rapor, kelepçeli görüntülerin basına yansımasını ayrı bir ihlal başlığı olarak ele alıyor. Şirin, İHAM'ın benzer "dile düşürme yürüyüşü" (perp walk) uygulamalarını özel hayata saygı ve masumiyet karinesine aykırı bulduğu kararlarını hatırlatarak, Göktaş'ın CHP Genel Başkanı Özgür Özel'e verdiği ve HalkTV tarafından haberleştirilen demeçte yer alan "beş kez yürüttüler; önden çektiklerinde kameraya hep gülümsediğim için arkadan çektiklerini servis ettiler" şeklindeki ifadesinin, görüntü alma ve servis sürecinin yetkililerce organize edilmiş olabileceğine işaret ettiğini belirtiyor.
4) Gözaltı Kararı
Rapora göre gözaltı tedbiri için de Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 90, 91 ve 145. maddelerinde aranan koşullar mevcut değil. Şirin, gözaltına başvurulabilmesi için hem belirli bir şüphe düzeyinin hem de kaçma veya delil karartma ihtimali gibi ek olguların bulunması gerektiğini, İHAM'ın tutuklamaya ilişkin geliştirdiği ilkeleri büyük ölçüde gözaltı için de uyguladığını hatırlatarak, Göktaş özelinde bu ek olguların hiçbirinin gösterilmediğini savunuyor.
5) Tutuklama Kararı: "Kuvvetli Suç Şüphesi" ve "Tutuklama Nedeni" Yok
Raporun en kapsamlı bölümü bu başlığa ayrılmış. Şirin, tutuklama için önce "kuvvetli suç şüphesi"nin, ardından ayrıca bir "tutuklama nedeni"nin bulunması gerektiğini, somut olayda ise ikisinin de karşılanmadığını gösteriyor.
Cumhurbaşkanına hakaret suçu bakımından dokuz içtihadi ilkeye dayanan rapor; ifade özgürlüğünün şoke edici ve rahatsız edici sözleri de kapsadığını, siyasetçilerin eleştiriye sıradan vatandaşlardan daha çok katlanması gerektiğini, sanatçıların daha kışkırtıcı olabileceğini, hicvin doğası gereği abartı ve çarpıtma içerdiğini, mizahi ifadelerin "makul bir izleyicinin" algısına göre değerlendirilmesi gerektiğini ve değer yargılarının olgular gibi ispata tabi olmadığını hatırlatıyor. Rapor, İHAM'ın ihlal bulduğu davalarda farklı ülke liderleri için kullanılan "diktatör", "hırsız" türü ifadelerin, Türkiye'de doğrudan Cumhurbaşkanı için kullanılan benzer ifadelerin dahi ifade özgürlüğü kapsamında sayıldığını örnekleriyle ortaya koyuyor. Şirin'e göre Göktaş'ın sözleri bu içtihat çizgisiyle karşılaştırıldığında bir değer yargısı ve siyasi hiciv niteliğinde; tutuklama kararında ise bu dokuz ilkenin hiçbiri tartışılmamış.
Halkı kin ve düşmanlığa tahrik suçu bakımından ise rapor, Anayasa Mahkemesi'nin yerleşik içtihadına göre bu suçun oluşması için salt rahatsız edici sözlerin yetmediğini, ifadenin şiddeti teşvik etmesi ve kamu güvenliği açısından somut, yakın bir tehlike doğurması gerektiğini hatırlatıyor. Şirin, gösterideki haşema ve oruç esprilerinin bütünsel bağlamdan koparılarak değerlendirildiğini; gösterinin geneli izlendiğinde hedefin dini pratikler değil, toplumdaki kutuplaşma refleksi olduğunu savunuyor.
Buna ek olarak rapor, kuvvetli suç şüphesi bir an için var kabul edilse bile tutuklama için ayrıca kaçma şüphesi, delil karartma riski, "katalog suç" kapsamına girme ya da adli kontrolün yetersiz kalacağının gösterilmesi gerektiğini vurguluyor. Şirin'e göre bunların hiçbiri somut olayda karşılanmıyor: Göktaş kendi isteğiyle yurda dönmüş, tek delil olan video internette zaten kayıtlı durumda, isnat edilen suçlar kanundaki "katalog suçlar" listesinde yer almıyor ve adli kontrolün neden yetersiz kalacağı hiç açıklanmamış.
Tutukluluğun devamı ve itiraz mercilerine dair uyarı
Rapor boyunca tekrarlanan ve Şirin'in vurguladığı ilkelerden biri, gerek AYM gerek İHAM içtihadında yerleşik olan "ilgili ve yeterli gerekçe" (relevant and sufficient reasons) standardı. Bu ilke yalnızca ilk tutuklama kararı için değil, tutukluluğun her aşamada — itiraz incelemesi dahil — yeniden ve somut biçimde gerekçelendirilmesini gerektiriyor. Şirin'in raporda ortaya koyduğu çerçeveden çıkan sonuç şu: Bir itiraz merciinin (sulh ceza hâkimliğinin), önündeki dosyada kuvvetli suç şüphesi ve tutuklama nedeni bulunup bulunmadığını denetlemek yerine, tutukluluğu sürdürmek için her seferinde yeni ve önceden ileri sürülmemiş bir gerekçe icat etmesi, tutukluluğun istisnai, geçici ve ölçülü olması gereken niteliğiyle bağdaşmaz. Tutukluluk, suçun ağırlığına veya kamuoyu tepkisine göre otomatik olarak yenilenen bir tedbir değildir; her inceleme, mevcut koşulların o an için hâlâ geçerli olup olmadığını sınamalıdır. Aksi bir uygulama, itiraz mekanizmasını bir denetim aracı olmaktan çıkarıp tutukluluğu sürdürmenin bir aracına dönüştürür — ki bu da Şirin'in raporda "usul" ile "esas"ın birbirinden ayrılamayacağı yönündeki genel tespitiyle örtüşüyor.
Nitekim aylardır iddianamenin dahi düzenlenememiş olması, bu eleştiriyi somutlaştıran bir gösterge olarak okunabilir: Dosyada kovuşturmaya geçilmesini haklı kılacak bir birikim oluşmamışken tutukluluğun sürmesi, "ilgili ve yeterli gerekçe" standardının pratikte nasıl aşındığının bir örneği olarak tartışılmaya açık.
Sürecin son halkası bu eleştiriyi soyut bir ilkeden çıkarıp somut hale getiriyor. Önce bir asliye ceza mahkemesi dosyayı inceleyip Göktaş'ı bu iki suçtan tahliye etti; sonra savcılığın itirazı üzerine bir ağır ceza mahkemesi bu kararı bozarak onu aynı suçlardan yeniden tutukladı. Yeniden tutuklama kararının gerekçesinde "dosyada somut suç şüphesini gösteren deliller", "suçlar için öngörülen ceza miktarları", "mevcut delil durumu" ve "kaçma şüphesi" sayıldı.
Oysa Şirin'in raporu, bu son gerekçeyi — kaçma şüphesini — zaten ayrıntılı biçimde çürütmüştü: Göktaş, soruşturmayı bilerek kendi isteğiyle yurda dönmüştü ve İHAM içtihadına göre (Yağcı ve Sargın/Türkiye) bu, kaçma niyetinin bulunmadığını gösteren güçlü bir olgudur. Olgular değişmemişken aynı gerekçenin bir tahliye kararını bozmak için yeniden kullanılması, raporun tam da işaret ettiği sorunu gösteriyor: itiraz mercii, dosyayı yeniden ve somut biçimde incelemek yerine daha önce tartışılmış bir gerekçeyi tekrarlayarak tutukluluğu yeniden kurmuş oluyor. Bu da tutukluluğun istisnai ve geçici olması gerektiği ilkesiyle nasıl bağdaştığı sorusunu güncel bir örnekle yeniden gündeme getiriyor.
6) Tutulma Koşulları: "Kuyu Tipi Cezaevi"
Raporun son başlığı, Göktaş'ın gönderildiği yüksek güvenlikli cezaevine ayrılmış. Şirin, Birleşmiş Milletler İşkenceye Karşı Komite'nin 2024 raporuna atıfla, bu tip kurumlarda mahpusların günün 22-23 saatini fiilen tecrit koşullarında geçirdiğini aktarıyor. Rapora göre bu rejim yasal olarak ancak ağırlaştırılmış müebbet hükümlüleri ile örgütlü ve şiddet içeren ağır suç sanıkları için öngörülmüş durumda; sözlü bir ifade suçlamasıyla tutuklanan ve herhangi bir disiplin geçmişi bulunmayan bir kişiye bu rejimin uygulanmasının hem kanunilik hem ölçülülük ilkesine aykırı olduğunu savunuyor.
Raporun Sonuç Değerlendirmesi
Şirin, raporunu bu altı müdahalenin -soruşturmanın açılış biçimi, kelepçe, görüntülerin servisi, gözaltı, tutuklama ve tutulma koşulları- tek başlarına bile ciddi sorun oluşturduğu, ancak asıl ağırlığın bunların birbirini izleyen ve pekiştiren bir bütün oluşturmasından kaynaklandığı tespitiyle bağlıyor. Rapora göre süreç, eleştirel söze karşı "cezalandırıcı bir devlet refleksi" örüntüsüne işaret ediyor ve benzer eleştirileri dile getirebilecek sanatçı, gazeteci ve akademisyenler üzerinde caydırıcı bir mesaj taşıyor. Şirin, tabloyu İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi'nin yetki saptırması yasağını düzenleyen 18. maddesi bakımından da tartışmaya açık buluyor.
Haber, Prof. Dr. Tolga Şirin'in "Mizahi İfade Özgürlüğü: Komedyen İmran Deniz Göktaş Vakasına Dair Bilimsel Rapor" başlıklı çalışmasından derlenmiştir.

