Dikkat Kaygan Zemin! Performans ve Varoluş Olarak Kabahatlerimiz
Gündelik hayatın içinde, sokaktayken gözünüze çarpan, normalin dışında hissettirip bir an durduran ve düşündüren bir şey var mı? Sürprizlere bu kadar kapatılmış bir kamusallıkta, hala farklı bir şeyle karşılaşabileceğinize dair inancı ne kadar taşıyorsunuz? Tanıdık ama endişeli bir beklentiyle var olduğumuz sokakta ne göreceğimizi, ne deneyimleyeceğimizi belki gittikçe daha ezberlemiş haldeyiz ve ne yazık ki çoğunlukla da olumlu yönde değil. Bu ezber ise sokakta ne olduğunu, ne olacağını ve ne zaman olacağını öngörme becerimizi keskinleştirirken, aynı zamanda tuhaf bir güven de veriyor olabilir. Karşılaştığımız şeyi daha kolay tanımak ve ne olduğunu daha hızlı okumak gibi.

Bu yüzden kamusal alanlarda bir anda ortaya çıkan ve çok uzun sürmeden kaybolan 5326/Kabahatler performansı, benim için rutinin dışında, bir sürprizle karşılaşmış gibi hissettiren nadir anlardan biriydi. Malzemesi, sanatçıların tavırları ve biçimsel tercihleriyle performans olduğunu hemen ele vermemesi “Ne izliyorum, bu nedir?” sorusunu çok hızlıca ortaya çıkarıyor. Yere serili mavi bir muşamba, yanında dikkat kaygan zemin uyarısı; salaş kıyafetleri ve çıplak ayaklarıyla hareket eden bedenler ve yandan geçenlerin “güreşiyorlar,” “hayır tiyatro” ve dahasını dediği bir koreografi. Karşılaştığımız şeyin ne olduğundan emin olamamanın yarattığı bir belirsizlik ve dolayısıyla görmenin kendisini de güvensizleştirdiği bir yanı var. Tam da sürprizlere bu kadar kapalıyken.
Bu yüzden performansın üzerine düşündükçe aslında görmenin üzerine düşündüğümü fark ettim. Normu ihlal eden sürprizsizliğe karşı geliştirdiğimiz keskinlik, neyi gör(e)mediğimize karşı bizi gündelik hayatın içinde daha kayıtsız hale getiriyor olabilir mi? Kabahatler’in biçimsel tercihleri ve zamansallığı, bugün kamusal alanın giderek kapatılmasıyla birlikte okunmaya kendini zorluyor ve dikkati yalnızca kendisine değil, bu alanın dışına itilenlere de çevirebilme potansiyeli yaratıyor. Performansçıların yere yayılması, birbirlerine temas etmesi, dikkat çekmesi, alan kaplaması ve bir süreliğine mekanın olağan akışını bozması, dikkati mekana çevirirken o mekanda ol(a)mayanlara da işaret ediyor. Bu yüzden Kabahatler’i izlerken bazı yokluklarla, giderek azalan karşılaşmalarla da yüzleşiyorsunuz.
Performans, sanatçıların karşılıklı tutup hızla ve yatay biçimde açtığı lacivert bir muşambayla başlıyor. Dikey açılsa, muhtemelen bir pankartı çağrıştıracak. Aradaki fark küçük ama belirleyici. Yere serdikleri muşamba üzerine bir şişe su dökerek devam ediyor. Hemen yanlarında kaygan zemin uyarısı. Bu uyarı performans daha başlamadan dikkati zemine çekiyor. Islanan muşambanın üzerinde hızla hareket eden, düşen, kayan iki bedeni izlemeye başlıyorsunuz. Zeminin güvenilirliği daha en başından bozuluyor yani. Belki biraz da bu yüzden fiziksel zeminle içinde bulunduğumuz kamusal zemin birbirine değmeye başlıyor. Benzer bir örüntüyle zemine düşerek birkaç saniye duraksıyorlar. Bazı duraksama anlarında erkek okunan iki beden birbirinin üzerinde kalıyor. İstemeden etrafı kolaçan ederken yakalıyorum kendimi, polis var mı? Yanlış anlaşılır mı? Olay çıkarsa ne yapayım? Performans bazı reflekslerimi canlandırıyor. Sokakta bakmayı, etrafı kontrol etmeyi, bir şeyin ne zaman “olay”a dönüşebileceğini kestirmeye çalışmayı.
Yaşadığım tedirginlik istemsizce bazı sorulara evriliyor. Bu bir eylem mi ki, performans mı, kabahat mi, suç mu? Sorulara biraz daha devam edeceğim, izninizle. Sokakta bulunmak hangi anda performans, kabahat ya da suç haline geliyor? Kamusal alandaki beden hangi anda müdahale edilebilir hale geliyor? Hareket ne zaman eyleme, eylem ne zaman kabahate dönüşüyor? Görünmek ne zaman ve nasıl kabahat olabiliyor? Hangi iki beden arasındaki hangi temas müstehcen olarak okunuyor? Muşamba, pankart olmadan da pankartın toplumsal hafızasını nasıl taşıyabiliyor? Bir performans “eylem” olduğunu ilan etmeden eylemin jestlerini kullandığında ne oluyor? Sokakta yere bir şey sermek, birlikte hareket etmek, hızla toplanıp kaybolmak ne zaman “politik” olarak okunmaya başlıyor?

Performans, bu soruların işaret ettiği değişken sınır ve tanımları, kendisini tekrar tekrar bu sınırların üzerinde, muğlak ve (kaygan) bir zeminde kurarak görünür hale getiriyor. Bedenin, hareketin ya da nesnenin anlamının kendilerinde sabit olmadığını; onları seyreden, sınıflandıran ve müdahale edilebilir hale getiren bir bakış içinde sürekli yeniden üretildiğini düşündürüyor. Fakat burada yalnızca gördüğünü tanımlayan ve sınıflandıran bir bakıştan söz etmek yeterli değil. Performans aynı zamanda, herhangi bir müdahale henüz gerçekleşmeden bedenlerin nerede, ne kadar süreyle ve nasıl hareket edebileceğini önceden biçimlendiren, mekânın içine işlemiş bir denetimi de görünür hale getiriyor.
Performanstaki hız, bu denetimin maddileştiği anlardan biri. Muşambayı hızla açmak, hızla hareket etmek, düşmek, yeniden kalkmak ve sonunda hızla toparlanıp gitmek ilk bakışta koreografik ve biçimsel tercihler olarak okunabilir. Fakat bu hız aynı zamanda yakalanma, durdurulma ya da müdahale edilme ihtimalinin bedensel zamanı olabilir mi? Yani bu ihtimal, herhangi bir müdahale gerçekleşmeden performansın süresine çoktan dahil oluyor. Bu durumda toparlanıp gitmeyi yalnızca performansın sonu olarak görmek yetersiz kalıyor. Dağılma anı da performansın biçiminin bir parçası haline geliyor. Dışarıdan gelebilecek bir müdahale ihtimali, performansın dışındaki bir koşul olmaktan çıkarak koreografinin içine yerleşiyor. Bedenin ne kadar süre kalabileceğini, nasıl hareket edeceğini ve hangi anda dağılacağını belirleyen bir zaman üretiyor.
Tam da bu noktada, Kabahatler’de koreografinin içine yerleşen denetimin, transların, özellikle de seks işçisi trans kadınların gündelik deneyiminde nasıl bir ağırlık kazandığını düşünmek istiyorum. Kabahatler performansının içinden çıkan, kamusal alandaki varlığın hangi koşullarda müdahale edilebilir bir eyleme dönüştüğü sorusu, Kabahatler Kanunu üzerinden uygulanan yaptırımların peşine düştüğümüzde maddi ve eşitsiz bir biçim kazanıyor. Çünkü seks işçisi trans kadınlar sokakta yürürken, çalışırken ya da belirli alanlarda bulunurken “gürültü”, “rahatsızlık” veya “kamu düzeni” gibi kategoriler ve Kabahatler Kanunu üzerinden müdahale edilebilir hale geliyorlar. Kabahatler performansındaki bedenler bu ihtimali çağırıyor, onun jestlerini kullanıyor ve koreografinin bir parçası haline getiriyor. Öbür tarafta ise aynı müdahale ihtimali, oynanabilen bir estetik gerilimden ziyade kamusal alanda bulunmanın maddi koşullarından biri olarak deneyimleniyor. Performans burada hem bu bedenler arasındaki eşitsizliği hem de aynı müdahale ihtimalinin eşitsiz dağılımını düşünmemizi mümkün kılan bir yarık açıyor ve etkisini buradan kuruyor.

Performansın ismine döndüğümde ise çok somut olarak bu varlığı yaptırıma dönüştürebilen dile yöneliyorum. Muşamba bir pankart olsaydı ne değişirdi? Hangi noktada 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’nun alanına girebilirdi? Ya da muşamba boş ve yerdeyken, sanatçıların kendi sayfalarında yapay zekâya sorup aldıkları cevapta olduğu gibi, 5326 sayılı Kabahatler Kanunu yine de devreye girebilir mi? Bunların hukuki cevaplarını vermeye çalışmıyorum. Muşamba ile pankart, hareket ile eylem, orada bulunmak ile kabahat arasındaki mesafenin nasıl kapandığını düşünüyorum. Bir bedenin kamusal alandaki varlığı ne zaman “kamu düzeni” meselesi olarak okunmaya başlıyor? Performansın ismi tekrar bu adlandırma anına dönmeyi zorunlu kılıyor. Çünkü performans boyunca “Bu nedir?” diye sorup o sorunun içinde kalabiliyorum. Muşamba mı, pankart mı; oyun mu, eylem mi, performans mı, kabahat mi? Ne olduğunu hemen bilememek, hatta bir süre hiçbir ad verememek performansın açtığı alanın bir parçası. Ama cevabın aynı şekilde askıda kalamadığı başka bir durumdayız. Bir varoluş biçimine kabahat ya da müstehcen denebildiği anda yalnızca adı değişmiyor, o adla birlikte o bedene ne yapılabileceğinin sınırları da değişiyor. Tıpkı bugün tutuklanan onlarca LGBTİ+ya yapılabildiği gibi. Belki de bu yüzden başta performansa sorduğum “Bu nedir?” sorusu yerine, “Buna kim, hangi koşullarda, ne adını veriyor?” diye sormak gerekiyor. Çünkü varoluşun kendisini müstehcen, kabahat ya da kamu düzenine yönelik bir tehdit olarak isimlendirmeye çalışan bir bakış karşısında, hiçbir isimlendirmenin o varoluşun kendisini bir kabahate dönüştüremeyeceğini hatırlatırken, o isimlendirmenin bir bedene neler yapılabilmesini mümkün kıldığını görmek ve açığa çıkarmak gerekiyor.

