Eleştiri ama nasıl? Mesafe Ayarı, Kavramların Dolaşımı, Provokasyon
- Aylin Kuryel

- 2 gün önce
- 10 dakikada okunur
İngilizce’de critique, yani eleştiri kelimesinin kökü, Yunanca ayırmak, karar vermek, yargılamak anlamlarına gelen krinein fiiline dayanıyor. Aynı kökten kriz (crisis) ve ölçüt (criterion) kelimeleri de geliyor. Eleştiri, belli ki en başından beri yalnızca yorumlama değil, ayrım yapma, hüküm verme ve bir eşikte durma pratiği. Türkçedeki “eleştiri” kelimesinin “elemek” fiiliyle, Arapça muadili “tenkit”in ise sahte sikkeyi gerçeğinden ayırmak anlamına gelen naqd köküyle ilişkili olması da dikkate değer. Farklı dillerde de olsa eleştiri, hep bir ayıklama, ölçme ve ayırt etme çağrısı taşıyor. Peki eleştiri yalnızca ayıklayan ve hüküm veren bir pratik mi? Yoksa ilişki kuran, yeniden yönler çizen bir karşılaşma alanı olarak da düşünülebilir mi?

Bu yazıda, yakın ve uzak okuma, mesafe ayarı, kavramların dolaşımı ve eleştirinin yataylığı gibi eksenler arasında dolaşarak bu sorular üzerine kafa yoracağım. Eleştiriyi salt bir teşhir biçimi ya da akademik çözümleme olarak değil; dikkat gösterme, ilişki kurma ve mesafe üretme pratiği olarak düşünmeyi önereceğim. Yalnızca kültürel ürünleri değil, eleştirinin yöntemlerini ve eleştirel kavramların kendilerini de eleştirinin nesnesi haline getirebilmek amacıyla ve her zaman somut örneklere başvurmasam da bugün eleştiri üzerine düşünmeye katkıda bulunabilecek tartışma noktaları ortaya atma umuduyla yol alacağım.
Bugün, bu yazı dizisinin ortaya çıkmasına da sebebiyet veren bir şekilde, bir yandan eleştirinin yokluğundan, siyaseten sönümlenen örgütlenme kapasitesiyle birlikte gücünü kaybetmiş olmasından, talan edilen alanları koruma refleksi ya da kurumsal bağımlılıklar yüzünden yıkıcı ve dönüştürücü potansiyelini yitirdiğinden söz ediyoruz¹. Bir yandan da, kültürel ürünlerin dolaşıma girme hızıyla onlar hakkındaki eleştirel tartışmaların dolaşıma girme hızının neredeyse eşzamanlı hale geldiği bir tarihsel anda yaşıyoruz. Bir film, sergi, kitap, sosyal medya yorumu dolaşıma girdiği anda, onun ne yaptığına, neyi temsil ettiğine, hangi pozisyonu aldığına dair yorumlar, savunular ve eleştiriler de hızla dolaşıma girebiliyor. 60’lar ve 70’lerde daha kolektif, siyasal ve ideolojik bir karakter taşıyan eleştirinin, 90’lardan itibaren kültür endüstrisinin genişlemesiyle daha profesyonelleşmiş bir yapıya büründüğünü söylemek mümkün. Bugün ise özellikle sosyal medyanın yaygınlığı ile birlikte, üreten, tüketen ve eleştiren pozisyonlarının hızla iç içe geçtiği bir tabloyla karşı karşıyayız
Bu tablo bir yandan eleştirinin eleştirisini yapmayı zorlaştıran bir platform ekonomisini, diğer yandan eleştirel sözün öznelerinin, hızının ve dolaşım mecralarının çoğalmasını beraberinde getiriyor.
Bu koşullar içinde, eleştirinin eleştirisine dair son dönem yapılan tartışmalarda bana önemli gelen iki hat var. Birincisi, eleştirinin onu tedbirli ve temkinli olmaya zorlayan koşullara rağmen keskin kalması; ifşa etme ve dönüştürme iddiasını elden bırakmaması arzusu. İkincisi ise bunu moral üstünlük kuran, her şeyi dinleyenden önce görmüş bir “kral çıplak” tonuyla değil; eleştirdiği şeyi kurumsal ve siyasal düzenin salt semptomuna indirgemeyen bir dikkatle yapabilme ihtimali. Her iki hat da aynı soruya çıkıyor: Eleştiri nasıl hem politik olarak keskin hem de indirgemeci olmayan bir pratik olabilir? Ne mesafesiz bir özdeşleşmeye ne de koordinatları önceden belirlenmiş bir teşhire teslim olarak, yakınlık ve uzaklık arasında seçim yapmak durumunda olmadan, eleştirel mesafeyi yeniden kurmak ne şekillerde mümkün olabilir?
Yakınlaşma
“Yakın okuma” denilen pratiğin en şefkatli savunularından birini yapan edebiyat kuramcısı Jonathan Culler, “Yakın Okumanın Yakınlığı” yazısında, metnin inatçılığına saygı duymaktan, opaklıktan yılmamaktan, beylik motiflerle hareket etmeyi reddetmekten bahseder². Metne tepeden bakmamak için onun içinde dolanmak, şaşırmaktan korkmamak, hatta bir miktar kafa karışıklığını kabullenmek gerekir. Yakın okuma, dilin içinden hızlıca geçmektense dilin kendisine, yani formun kendisine bakmayı mümkün kılar. Bu anlamda niyet okumaya kilitlenmeyen, bakılan şeye içkin ve sadık (ama itaatkâr değil) bir okuma biçimidir. Gerçekten de yakın okuma başlığı altında sıralanabilecek bir dizi pratiği, eleştirinin yan yollara sapmaktan kaçınmayan, bir cümlenin, imajın sentaksın içinde anlamı hem bulma hem de altüst etme potansiyeliyle dolaşan meraklı ve haylaz hallerine alan açan yöntemler olarak düşünmek mümkün.
Hem zaten bir üretimin ne yaptığını önceden bildiğimizi düşünüyorsak, onu neden “okuyalım”? Eğer kültürel ürün yalnızca önceden kurulmuş teorik ya da politik bir argümanın örneği olarak işlev görüyorsa, ona Culler’ın tarif ettiği anlamda yakınlaşmaya gerek olmayacaktır. Hakkında konuşulan şeyin önceden oluşmuş bir hükmün kanıtına dönüşmesi, failliğinin de büyük ölçüde elinden alınması anlamına gelmez mi? Burada faillik ifadesiyle, üreticinin niyeti ya da eserin kapalı devre anlam dünyasını yahut kültürel ürünün dokunulmazlığı fikri ya da fetiş statüsüyle edindiği gücünü değil, onun dolaşım kapasitesi, çoklu hayatları ve farklı karşılaşmalar içinde yeniden anlam kazanabilme ihtimalini kastediyorum.
Eleştiri elbette eseri ya da genel anlamda hakkında konuşulanı çerçeveler, ona sorular yöneltir; fakat süreç burada kapanmaz. Hakkında söz üretilen her ne ise, ona bakanın teorisini doğrulamak için hükmünü bekleyen pasif bir nesne değil, kimi zaman eleştiriyi yeniden yönlendirme kapasitesine de sahip bir şeydir. Dolayısıyla, bakılan şey de bakışın yönünü değiştirebilir. Bu anlamda, eleştirelliği sanat eserinin hem tamamlanması hem de yıkılması olarak gören yaklaşıma bir ek yapmak mümkün. ³ Eserin eleştiriyi mümkün kılma olduğu kadar bozma ve yerinden oynatma gücü vardır. Yani yakın okumayı, üzerine düşünülen şeyle tümüyle pragmatik ve önceden belirlenmiş bir ilişki kurmadan, onun tarafından bir nebze dönüştürülmeye açık bir zaman geçirme pratiği olarak düşünebiliriz. Bu aynı zamanda eleştireni mutlak efendi konumuna yerleştirmemeye dönük bir çabadır. Çünkü eleştiri ile eleştirilen arasındaki karşılaşma alanı her zaman bir miktar çatışma ve belirsizlik içerir. Eleştirel bakışın bakılana yönelik her zaman bir miktar da nesneleştirme riski taşıdığını, hatta belki bir tür şiddet içerdiğini söylemek de mümkün. Belki bunun tamamen ortadan kalkması da mümkün değildir; fakat üzerine düşünülmesi, çeşitli biçimlerde hesabının verilmesi mümkün olabilir. Yine de soru baki kalır: Bunun için yalnızca yakınlaşmak yeter mi?
Uzaklaşma
Culler’ın sözünü ettiğim metni, özellikle – benim de parçası olduğum ve sürekli olarak kendi varlık sebeplerine ve yöntemlerine dair soru ve sorgulamalarla devinen – edebiyat ve kültürel çalışmalar bölümlerinde neredeyse kutsallaştırılan bir pratik haline gelen yakın okumanın tersinin ne olabileceğini sorarak başlar. Bu soru bizi mesafeli veya “uzak okuma” kavramlarına götürür: Tekil metinler ya da eserler yerine örüntülere, türlere, dolaşım ağlarına ve büyük ölçekli tarihsel dönüşümlere bakmaya. Yakın okuma metnin içkinliğine ve direncine sadakat ise, uzak okuma da tarihselliğe, dolaşıma ve ürünü mümkün kılan maddi koşullara sadakat olarak düşünülebilir. Çünkü elbette ki bağlam yalnızca metni çevreleyen dışsal bir çerçeve değil; anlamın üretildiği yerin ta kendisidir.
Bir eser yalnızca konusu ya da formuyla anlam kazanmaz; aynı zamanda üretim ve dolaşım mekanizmalarıyla, hangi tarihsel anda hangi kurumlar tarafından dolaşıma sokulduğuyla, o dönemde neyin sanat sayıldığına dair varsayımlarla birlikte anlam üretir. Bu yüzden, uzaktan bakma pratiği, bir işin söylediği ile yaptığı arasındaki gerilimleri, üreticinin dile getirdiği amaç ile bir işin dolaşıma girdikten sonra edindiği anlamlar arasındaki çelişkileri görünür kılmak için elzemdir. Bunun yanı sıra, uzaklaşma unutma eğiliminde olduğumuz bir şeyi daha hatırlatabilir: Kültürel üretiminin kendisi kadar eleştiri de belirli sınıfsal konumlardan üretilir. Hangi eserlerin dolaşıma girebildiği, hangilerinin görünürlük kazandığı kadar hangi eleştirel sözlerin duyulduğu ve meşru kabul edildiğini görmek de belli bir uzaklaşma manevrası gerektirebilir.
Mesafe Ayarı
Bugün eleştirinin yakın ve uzak arasında sıkışmasının tarihsel nedenleri de var elbette. Eleştiri, toplumsal ve siyasal örgütlenme süreçlerinin içinden konuşan kolektif bir pratik olmaktan çok, çoğunlukla akademiye ya da “kültür-sanat” olarak tarif edilen kurumsallaşmış bir alana sıkışmış durumda. Kültür alanındaki güvencesizlik, kültür üreticilerine yönelik baskı, sansür ve oto-sansür mekanizmaları yalnızca üretimi değil, eleştiriyi de şekillendiriyor; onun da belirli söylem ve formlara takılı kalmasının yolunu açıyor. Bir yandan anlatının içinde kalan, kültürel üretim alanlarını korumayı belki de gereğinden çok önceleyen, üretim koşulları ve dolaşım mekanizmalarıyla çok ilgilenmeyen bakışın taşıdığı riskler var. Diğer bir yandan ise, kültürel ürünü daha büyük bir resmin içine yerleştirme çabasının, onu yalnızca bağlamın bir semptomuna indirgemesi riski. Her iki durumda da siyasi bir pozisyon belleyerek oradan konuşan ve aynı zamanda sabırlı olan bir okumanın açabileceği çelişkiler, sürprizler ve provokasyon imkânları hızla kapanabiliyor. Bu koşullar altında yakın ve uzak okumayı iki ayrı teknik olarak düşünmekten ziyade, bakılan şeyi indirgememeye çalışan yakın okuma ile onu tarihsizleştirmemeye çalışan uzak okuma arasındaki gerilimli ama verimli ittifakları nasıl kurabileceğimiz üzerine kafa yormak önemli hale geliyor.

O halde, yakın okumayı yalnızca estetik bir dikkat biçimi değil; bakılan şeyi önceden bilinen bir sonuca indirgememeye çalışma çabası olarak, uzak okumayı ise yalnızca büyük örüntülere bakmak değil; kültürel ürünleri -ve eleştiriyi- mümkün kılan tarihsel, siyasal ve sınıfsal dolaşım ağlarını görünür kılma girişimi olarak düşünebiliriz. Belki de eleştirel mesafeyi yeniden kurgulamak tam burada ortaya çıkar: ne bakılan şeyle tümüyle özdeşleşmekte ne de ona dışarıdan, hükmü önceden verilmiş bir nesne gibi yaklaşmakta. Öyleyse mesele, yöntem seçimi değil, farklı indirgeme biçimleriyle mücadele etmek için kurulan gerilimli bir iş birliğidir. Bu hattı takip edince, eleştiriyi yakınlık ve uzaklık arasında seçim yapan bir yöntem olarak değil, mesafenin nasıl kurulduğunu, dağıtıldığını ve yeniden müzakere edildiğini sorgulayan bir pratik olarak kavramsallaştırabiliriz. Belki de eleştirinin potansiyeli, bu iki hareket arasında doğru mesafeyi bulmak değil, mesafenin kendisini sürekli yeniden ayarlamakta yatar.
Kavramların Dolaşımı
Benzer bir soruyu eleştirinin alet edevatı olan kavramlar için de sorabiliriz: Eğer eleştiri, mesafeyi yeniden kurma ve dağıtma pratiği ise, kullandığı kavramlarla kurduğu mesafeyi nasıl ayarlıyor? Kavramlar da tıpkı kültürel ürünler gibi dolaşıma giriyor, farklı bağlamlarda yeni işlevler kazanıyor, yön değiştiriyor ve bazen farklı söylem dünyalarının içinde yankılanıyor. Örneğin, hayatına eleştirel başlayan kavramlar egemen söylemlerin diline pelesenk olabiliyor veya egemenin dilinden eleştirel dağarcığın içine sızabiliyor.
Son dönemlerde sıkça tartışılan bir konu: Devlet söylemlerinin yahut sağ-popülist hareketlerin tarihsel olarak sol, özgürlükçü, anti-sömürgeci ya da anti-elitist söylemlere ait kavramları ödünç alması, tersine çevirmesi ve yeniden kodlaması. Bu durum yepyeni olmasa da bugün bu kavram göçünün oldukça hızlanmış ve yoğunlaşmış olduğu bir anda olduğumuzu söyleyebiliriz. Türkiye’de iktidarın “yerli ve milli” söyleminin anti-emperyalist retoriği ödünç almasından, son dönemde gittikçe görünür hale gelen şekillerde Batı karşıtlığını ulusal bağımsızlık, anti-emperyalizm ve hatta zaman zaman dekolonizasyon söylemleriyle kurmasına, tarihsel olarak solun emperyalizme direnme dilinin, devletçi-milliyetçi bir güvenlik söylemi tarafından iç edilmesine dek geniş bir yelpazeden bahsediyoruz. Muhafazakâr çoğunluğun dışlanan, sesi bastırılan, hatta “madun” olarak çerçevelenmesi de bu söylemsel tersyüz oluşa örnek verilebilir.
Dünyada da benzer bir tablo var: Kendini sistem karşıtı, halkçı, anti-elitist ve susturulan taraf olarak sunan; cumhurbaşkanı ile aşırı sağcı bir sosyal medya kullanıcısını aynı mağduriyet dilinde buluşturabilen bir söylemsel eğilim var. Putin Ukrayna işgalini anti-faşist mücadele olarak tanımlayabiliyor; İsrail LGBTİ+ haklarını “medeniyet üstünlüğü” göstergesi olarak kullanarak sömürgeci şiddetini perdelemeye çalışabiliyor; şirketler ise çeşitlilik ve kapsayıcılıktan bahsetmeye doyamıyor. Aynı gün içinde Devlet Bahçeli barış temsilcisi olarak konuşurken, Emmanuel Macron bir etkinlikte mikrofonu eline alıp “aslında en Pan-Afrikacı biziz” diyebiliyor.
Bu örneklerde kavramlar yalnızca boşalmıyor aslında; yolculuk ediyor, hegemonik söylemlerin içine yerleşiyor ve yeni işlevler kazanıyorlar. Öyleyse eleştirinin, kavramların hangi ilişkiler içinde anlam ve işlev kazandığına karşı uyanık olma gibi bir görevi de var. Mobilize ettiği kavramlarla da mesafe ayarı yapma; akademi, sosyal medya, eylemlilik, hegemonik söylemler arasında sürekli dolaşan, yankılanan, silahlaşan, boşalan ve yeniden yüklenen kavramları takip etme sorumluluğu. Kavramların “doğru” anlamını korumak için değil, hangi tarihsel anda, hangi güç ilişkileri içinde rezonansa girdiklerini sorgulamak ve pozisyon almak için.
Tersine bir hareket izlemiş başka bir örnek olarak “woke” kelimesi anılabilir. “Woke”, başlangıçta özellikle ABD’de ırkçılık ve ayrımcılığa karşı politik farkındalığı ve uyanıklığı ifade eden, daha çok Afro-Amerikan politik geleneği içinde dolaşan bir kavramdı. Fakat son on yıl içinde Batı’da, özellikle sağcı söylemler tarafından “kültürel Marksizm”, toplumsal cinsiyet çalışmaları ve eleştirel ırk teorileriyle özdeşleştirilen geniş bir kültür savaşı etiketine dönüştü. Bunun için Orban’ın ya da Trump çevresinin “woke-free zone” söylemlerini hatırlamak yeterli. Anti-woke söylem çoğu zaman, ırkçı, cinsiyetçi ya da homofobik ifadeleri “özgürce” dile getirme hakkının elden alınmasına karşı bir reaksiyon olarak kuruldu. Ama aynı kavram zamanla sol içinde de, politik doğruculuk, ahlakçılık ya da örgütlenmeye dönüşmeyen bir pozisyon alış biçimini eleştirmek için kullanılmaya başlandı. Ardından kavram Türkiye’ye de yolculuk etti; Türkçeye kondu ve yeni polemiklere eklemlendi. Burada da çoğunlukla söylem alanına yoğunlaşan, (çoğunlukla Türkiye bağlamının özgünlüğünü dikkate almama riski taşıyarak) maddi-politik dönüşüme tekabül etmediği düşünülen pozisyonları işaretlemek için kullanılmaya başlandı; çoğunlukla feminist, kuir ya da akademik çevrelerin “fazla hassas” olduğu imasını taşıyan bir yaftaya dönüşebildi. Oysa başka kavramlarla ifade edilebilecek kimisi haklı eleştirilerin sol içinde de “woke” üzerinden formüle edilmeye başlanması, sağ ile aynı dili konuşma riskini göze alan bir söylem alanı açıyor. Dahası, hangi söylemin hangi siyasal hattı güçlendirdiğini görmeyi zorlaştıran ve eleştirenin kendine doğrudan daha eylemci bir pozisyon biçmesine yol açan bir kibir de üretebiliyor. Çünkü kavramlar yalnızca anlam taşımıyor; aynı zamanda duygulanım, öfke, mağduriyet ve arzu biçimlerini de taşıyor. Bu yüzden kavramların göçü, bu örnekte olduğu gibi, örneğin sağ söylemlerin libidinal enerjisinin sola da sirayet etmesi anlamına gelebiliyor.
Bu yüzden eleştirinin yalnızca kültürel ürünlerle değil, gerek siyaset gerek de kültür-sanat alanında kendi kullandığı kavramlarla da mesafe ayarı yapması gerektiğini bir kez daha vurgulamayı önemli buluyorum. Özellikle farklılık, hareketlilik, hibritlik ve sınır aşımını doğrudan politik imkânla özdeşleştiren kimi eleştirel teori eğilimleri, kavramların hangi ideolojik örüntüler içinde güç kazandığını ve bunlarla nasıl rezonansa girdiklerini görünmez kılabiliyor. Oysa kavramların yolculuğu kendiliğinden özgürleştirici değil; bazen tam tersine, hegemonik söylemlerin kendini yeniden üretme biçimine dönüşebiliyor. Dahası, kimi eleştirel ve siyasal pozisyonlar, karşı çıktıkları söylemlerin dilini ve duygulanım rejimini ödünç alarak, farkında olarak veya olmadan onların yeniden üretimine de ortak olabiliyor. Bu da eleştirinin, kendi kullandığı kavramları da sürekli yoklamasını; onların hangi tarihsel anda, kimin diline dönüştüğünü daimi olarak sormasını gerektiriyor.
Yataylık ve Provokasyon
Eleştiri gündelik hayatta, sınıfta, arkadaş sohbetlerinde, sosyal medyada; kimi zaman parçalı, yarım yamalak, örtük ya da açık biçimlerde dolaşır. Kişisel ve politik addedilen alanlar arasında, dilden dile geçer. Bu yüzden kolayca sınırları çizilebilecek, başı sonu belli bir yapı değil; farklı ritimlerde ve farklı mecralarda hareket eden bir pratik. Belki de onu potansiyel olarak güçlü kılan şeylerden biri tam olarak bu dolaşım. Yine de bu yazının çerçevesi içinde, özellikle kültür dünyasında dolaşan yazılı eleştiri biçimlerine odaklanırsak; sosyal medyanın açtığı alanın, dikkat ekonomisine, platform kapitalizmine ve bu mecraların üsluba ne yaptığına dair birçok haklı sorgulamaya rağmen, eleştirinin dolaşabilirliğini, ulaşılabilirliğini ve sohbetleşebilirliğini artırdığı da açık. Üreten, eleştiren ve cevap veren aynı anda aynı mecrada bulunabiliyor; aralarındaki sınırlar bulanıklaşıyor. Belki de bu ortam, Tanıl Bora’nın Orhan Koçak’tan hareketle tarif ettiği anlamda, “kültürel eriyiğe karışıp kendi karşıtından yoksun kalan” düşünceye karşı bir trafik yaratıyor. ⁴ Bu durum, tüm çelişki ve çıkmazlarına rağmen, kültürel alan üzerinde uzun süre ağırlık kurmuş, çoğunlukla erkek eleştirmen figürünün merkeziliğinin bir nebze kırılması anlamına da geliyor olsa gerek. Dolaşım alanlarının çoğalması ve eleştiren öznenin sahip olması gereken etiketlerin azalması, hem eleştirinin kurumsal bir alana sıkışmasını engelliyor hem de eleştirinin dolaşımdaki ürünün hayatının doğrudan bir parçası olabilmesini mümkün kılıyor.⁵
Ama yataylık yalnızca eleştirinin dolaşım mecralarıyla ilgili değil; eleştirinin yöneldiği açıyla da ilgili. Eleştiri hangi mevziden konuşur? Hangi yükseklikten seslenir? Sıkça atıfta bulunulan okları hangi açıdan atılır? Örneğin, üstten bakan eleştiri, mesafeyi sabitler; eleştireni hem baktığı şeyin hem de onu dinleyenlerin üstünde konumlandırır. Bu kibrin paradoksal bir sonucu olduğunu da görüyoruz bazen: Kültürel alanın dönüştürücü ve yıkıcı eleştirisini yapma iddiası, kültürel alanın içine saplanıp kalabiliyor ve eleştiri kendi konumsallığını ve üretim biçimlerini görünmezleştirebiliyor. Böylece eleştiri, tam da aşmaya çalıştığı dolaşım rejiminin içinde dönüp duran kişisel bir performansa dönüşme riski taşıyor.
Bunun karşısına, ilk bakışta yataylıkla doğrudan ilişkili görünmese de, provokasyon kavramını koyarak bitirmek istiyorum. Burada provokasyondan kastım, “ben biliyorum ve size açıklıyorum” tonunun karşısında duran; düşünmeye, yer değiştirmeye ve cevap vermeye çağıran bir eleştirel tavır. Kapanmış bir alanı yeniden açma, tek yönlü aktarımı bozma, eleştiriyi hüküm verme değil bir karşılaşma ve sürtünme anı olarak kurma çabası. Belki de bugün eksikliğinden sıkça söz edilen yıkıcı ya da devrimci eleştirelliğin özlenen bir boyutu tam da burada yatıyor: Yalnızca teşhir eden değil, düşünsel ve siyasal koordinatları yerinden oynatabilen, düşünme biçimlerini huzursuz eden bir provoke etme gücünde. Gerilim üretirken keskinliğini kaybetmeyen, ama eleştireni de hakikatin sahibi konumuna yerleştirmeyen bir ton. Belki de eleştirinin yataylığı tam da burada başlıyor: Provoke etme kelimesinin kökündeki o “çağırma” hareketinde.
¹ Begüm Özden Fırat, “Temkinli eleştiri, idareten eleştiri”, vâveylâ, 15 Ocak 2026. https://www.vaveyla.tr/post/temkinliele%C5%9Ftiriidaretenele%C5%9Ftiri
²Jonathan Culler, “The Closeness of Close Reading”, ADE Bulletin, Number 149, 2010. https://www.maps.mla.org/bulletin/article/ade.149.20/
³Stewart Martin, “Eleştiri ve Hakikat”, çev: Elçin Gen, skopbülten, 27.2.2020. https://www.e-skop.com/skopbulten/pasajlar-elestiri-ve-hakikat/5672
⁴Tanıl Bora, Orhan Koçak üzerine yazısında Koçak’tan şu cümleyi aktarır: “Bir düşünceyi bir düşünce haline getiren, bir soru nesnesi olarak belirmesini sağlayan şey, sadece kendi karşıtıyla karşılaşmış, kendi farklısı tarafından sınırlanmış olmasıdır.” Bora, buradan hareketle, “kültürel eriyiğe karışıp kendi karşıtından yoksun kalan” düşüncenin güdük kalacağını söyler. Tanıl Bora, “Orhan Koçak ve Maelstrom”, K24, 2023. https://www.k24kitap.org/orhan-kocak-ve-maelstrom-2998
⁵Bu yazının bağlamının dışında kalsa da yataylık meselesini eleştiri ile eser arasındaki ilişki açısından da düşünmeye devam etmek mümkün. Üreten ve eleştiren konumlarını birbirinden ayıran neoliberal kültür dünyası, üretim ile eleştirinin ayrı alanlar olarak düşünülmesi eğilimini güçlendiriyor. Oysa müzelerin yağmacı geçmişinden sanat kurumlarının şirket sermayelerine ve savaş teknolojilerine bağımlılığına dair eleştiri pratiklerini, o kurumlarda sergilenen eserlerden ayırmak kolay değil. Tate Modern ya da Van Gogh Müzesi’nin petrol şirketleriyle bağlarını kesmesine neden olan müze içi performanslar veya Bienal’in Koç sermayesiyle ilişkisini ifşa eden Kazı Kazan işi gibi örneklerde, eleştiri ile sanat işi arasındaki sınırlar belirsizleşiyor. Ama tam da bu yüzden, eleştirel jestlerin kolaylıkla yeni dolaşım nesnelerine dönüşebildiğini de görüyoruz; sömürgeci figürlerin yıkılan heykellerinin kısa süre sonra müzelerde sergilenen yeni objelere dönüşmesinde olduğu gibi.


