Eleştirinin dayanılmaz hafifliği
- Hazırlayan: Ayşen Güven

- 17 Oca
- 4 dakikada okunur
Güncelleme tarihi: 5 gün önce
Hazırlayan: Ayşen GÜVEN
VâVeyLâ, eleştiriyi askıya alan sanat medyasını, eleştiriye karşı gardı kalınlaşan sanat ortamını tartışmaya davet ediyor.
Belki bütün bir yıl devam edecek olan bu yazı dizisi, sanat eleştirisinin neden gerileyen bir kültür olduğunu sorguluyor ve bu durumun kültürel, siyasal ve sosyolojik kaynaklarını arıyor.

Bu yazı dizisini düşünürken öncelikle eleştirel mesafede durabilen bir sanat medyası olma fikrimizi nasıl destekleyeceğimizi aradık. Ve buna neden ihtiyaç duyduğumuzu da… Pek çok hareket, eylem, oluşum, kavram ya da olgu aslına bakarsak ihtiyaçlarımızla açığa çıkıyor. Biz sanat eleştirisinin yoksunluğunun; estetik olarak hikâye tercihleri bağlamında ya da zamanlama ve üslup açısından pragmatizme, daralmaya, tekrara sebep olduğunu düşünüyoruz. Haliyle sahicilik yitimi ve estetiğin “güzellikle” becayiş edildiğini de… Nihayetinde hayatın her anında olduğu gibi siyasal popülizmin sanata da bir leke olarak bulaştığını düşündük. Çıkar mı bu hain leke, kim bilir!
Aslında bir karın ağrısıyla harekete geçtik. Dahil olan her bir yazarla fark ettiğimiz şey arayışımızın ve sorularımızın hali hazırda kolektif bir ihtiyaç olduğuydu ki bu da olanağımız oldu. Tartışmanın ve eleştiriyi yeniden ayaklandırmanın muhakeme kabiliyetimiz için bir köşe taşı olduğunu düşündük. Okuduğunuz yazılar bu taşı yuvarlıyor, isteyen toplayıp beştaş oynayabilir.
Sanat ve edebiyat eleştirileri hakkında tarihsel geri dönüşleri çok tercih etmedik. Bugün hayata karışan; sahneye, sete, salona, sokağa bakarken birden çok pencere açan, bugünle düşünen yazılar ve sorularla ilgilendik. Kimi tarihsel anımsatmalara, sadece bu çerçeve metinde atıf olacak. Bir çeşit eleştirinin abc’siyle ilk kez karşılaşma ihtimaline de değer veriyoruz. Yapıldı, anlatıldı, yazıldı belki ama yeni gelenin merakını kim bilebilir! Özetle, iyi okumalar dileriz.
Sanat eleştirisi yalnızca eserler hakkında hüküm vermekten ibaret değil; kamusal muhakemenin, estetik tartışmanın ve siyasal sezginin birbirine değdiği bir düşünme biçimi. Bugün eleştirinin “sert”, “kırıcı” ya da “gereksiz” bulunduğu bir ortamda bu yazı dizisi, eleştiriyi yeniden yerinden oynatmayı, askıya alındığı raftan indirmeyi deniyor. Çünkü eleştirinin geri çekilmesi sadece estetik bir kayıp yaratmıyor; sahiciliği, hayatı anlamlandırma imkânlarını ve birlikte düşünme zeminlerini de zayıflatıyor.
Sanat eleştirisinin tarihine bakınca bu pratiğin hiçbir zaman yalnızca sanata ait olmadığı hemen fark ediliyor. Antik Yunan’da Aristoteles’in Poetika’sı, tragedya ve şiir üzerine yazılmış ilk sistematik metinlerden biri olarak eleştirinin kurucu anlarından sayılıyor. Aristoteles burada bir beğeni beyanından çok, sanatsal üretimi çözümlemeye yarayan bir düşünme çerçevesi kuruyor. O noktadan sonra eleştiri, eserin nasıl işlediği, neyi mümkün kıldığı ve hangi düşünsel bağlamda durduğu gibi sorular sormaya başlıyor.
Görsel sanatlar söz konusu olduğunda eleştirinin sahneye çıkışı daha geç oluyor. Rönesans’la birlikte sanatçı biyografileri, üslup değerlendirmeleri ve estetik normlar yazıya dökülmeye başlansa da bu metinlerin büyük kısmı eleştiriden ziyade sanatın tarihini ve ölçütlerini kurmaya yöneliyor. 18. yüzyılda Johann Joachim Winckelmann’ın Antik Sanatın Tarihi bu açıdan belirleyici bir örnek. Winckelmann’ı bir eleştirmen olarak değil, sanat tarihini bağımsız bir bilgi alanı hâline getiren figürlerden biri olarak düşünmek daha yerinde. Onun katkısı eleştiriden çok, eleştirinin üzerinde durabileceği tarihsel ve estetik zemini inşa etmek aslında.
Modern anlamda sanat eleştirisinin kamusal bir pratik hâline gelmesi ise 18. yüzyıl ortalarına denk düşüyor. Denis Diderot’nun Paris Salonları üzerine yazdığı metinler, eleştirinin yalnızca uzmanlara seslenen bir alan olmaktan çıkıp kamunun tamamına hitap eden bir düşünme biçimine dönüşmesini simgeliyor. Diderot, sergilenen eserleri anlatırken bir beğeni hiyerarşisi kurmaktan çok, izleyiciye bakmayı, karşılaştırmayı ve tartışmayı öğretiyor. Eleştiri bu noktada, kamunun estetik yetisini genişleten bir araca dönüşüyor.
Bu hattın 19. yüzyıldaki en önemli devamcılarından biri Charles Baudelaire. Onu yalnızca bir şair olarak değil, moderniteyi en keskin biçimde tarif eden eleştirmenlerden biri olarak okumak gerekiyor. Modern Hayatın Ressamı’nda ortaya koyduğu düşünceler, eleştirinin zamansallığını kökten değiştiriyor.
Baudelaire için sanat, ebedi olanla geçici olanın; tarihsel olanla gündelik olanın geriliminde şekilleniyor. Modern olan tam da bu geçiciliğin içinden konuşuyor. Baudelaire’in salon eleştirileri, tıpkı Diderot’nunkiler gibi sanatı kamusal hayata tercüme eden metinler ama aynı zamanda modern deneyimin dağınıklığını, hızını ve kırılganlığını da kayda geçiriyor. Bu yüzden Baudelaire bugün hâlâ modernliği tanımlayan merkezî figürlerden biri olarak duruyor.
Eleştirinin kamusal bir güç kazanması, sanatın özerkleşme süreciyle birlikte ilerliyor. 18. ve 19. yüzyıllarda sanat, kilise ve saray himayesinden çıkıp kamunun ve piyasanın alanına girerken eleştiri de bu yeni alanda kendine bir yön bulmaya çalışıyor.
Habermas’ın işaret ettiği gibi kahvehaneler, salonlar, dergiler ve gazeteler eleştirinin dolaşıma girdiği başlıca mekânlar. Sanat, edebiyat ve siyaset bu alanlarda birbirinden keskin çizgilerle ayrılmıyor; eleştiri daha en başından siyasal bir tavrı da içinde taşıyor. Ancak bu özerkleşme süreci aynı zamanda oldukça kırılgan. Sanayi devrimleriyle birlikte üretim ilişkilerinin, dolaşım biçimlerinin ve basının dönüşmesi, sanatın ve eleştirinin kamusal dolaşımını köklü biçimde etkiliyor. Bu dönüşümün uzun vadeli sonuçları, kapitalizmin kültürel alanı hızla yeniden biçimlendirmesiyle birlikte 20. yüzyılda daha da görünür hâle geliyor: Savaşlar, kitle iletişim araçları ve kültür endüstrisinin yükselişi eleştirinin yerini sürekli değiştiriyor.
Bu yazı dizisi tam da bu dönüşümün ortasında durmayı deniyor. Eleştiriyi bir yargılama mekanizması olarak değil; düşünme, anlamlandırma ve karşılaşma alanı olarak yeniden ele almayı öneriyor. Estetiğin giderek “güzellik”le yer değiştirdiği, görünürlüğün eleştirinin önüne geçtiği, sanat medyasının çoğu zaman konforlu bir suskunluğu ya da doğrudan PR dilini tercih ettiği bir ortamda, eleştirinin neden hâlâ vazgeçilmez olduğunu hatırlamaya çalışıyoruz. Türkiye’de sanat alanının zorluğu ve kırılganlığı bu tartışmayı daha da acil kılıyor, bu zeminde eleştirinin hâlâ çağrılıyor olması rastlantı değil.
Bu yüzden eleştiri rahatsız edici olabilir çünkü soru sorar, pürüzleri görünür kılar, mutabakatı bozar, katmanları kurcalar. Ama tam da bu yüzden düşünmenin ve ortak bir estetik algının temel araçlarından biri. Bu dizide yer alan yazılar, eleştiriyi tek bir merkezden yeniden kurma iddiası taşımıyor. Aksine, eleştirinin hafiflediği yerlerde ağırlığını yeniden hatırlamak, farklı sesler ve farklı sorular aracılığıyla onu yeniden ayağa kaldırmak istiyor. Okur ister bu taşları yerinden oynatsın, ister cebine koysun; önemli olan galiba eleştirinin yeniden düşünmeye değer bir alan olduğunu kabul etmek.
Yazarlar: Begüm Özden Fırat, Göksel Aymaz, Fırat Yücel, Aylin Kuryel, Alara Kuset, Şenay Aydemir, Osman Erden, Ayşen Güven ve davetimize icabetini beklediklerimiz…

