Popüler kültür eleştirisi sanat hakkında konuşabilir
- Göksel Aymaz

- 15 Oca
- 5 dakikada okunur
Güncelleme tarihi: 31 Oca

Günümüzde sanat eleştirisinin niçin gerekli olduğu ve nasıl yapılması gerektiği sorularının peşine düşüldüğünde, karşılaşılacak alt sorulardan biri de şudur: Popüler kültür eleştirisi, sanat ile popüler kültürü ayırt eden bir yaklaşım gösterebilir mi? Dahası, sanatın istilacı popüler kültüre karşı koyamayarak poplaşması hakkında eleştiri bir şey söyleyebilir mi?Evet, söyleyebilir. Popüler kültür eleştirisi, poplaşsın ya da poplaşmasın, sanat üzerine zaten çok şey söyleyebilir; söyleyebilmelidir. Aynı şekilde sanat eleştirisi de popüler kültür hakkında epeyce uzun konuşabilir, konuşabilmelidir. Şu sebeple: Sanat da popüler kültür de toplumsal bir üretimdir ve her ikisi de kültürel alan içinde konumlanır. Kültürel alan ise toplumsal dünyanın bütüncül yapısı içerisinde; ekonomi, politika, hukuk, sağlık, eğitim gibi diğer üretim alanlarıyla ilişki ve etkileşim hâlindedir. Demek ki istesek bile “sanat eleştirisi” ile “popüler kültür eleştirisi”ni, kendilerine özgü kavramları, metotları ve yaklaşımları olan; sınırları belirli, özerkleşmiş ve özelleşmiş iki ayrı eleştiri alanı olarak düşünemeyiz. Eleştiri, ister bir resim, heykel, roman ya da bale gösterisi hakkında olsun, isterse bir televizyon dizisi, reklam ya da video klip üzerine yapılsın, bütüncül bir bakışa sahip olmalı; üstelik kültürel üretimin tüm alanını, onun toplumsal dünyanın diğer alanlarıyla olan ilişki ve etkileşimini de gözeterek hesaba katmalıdır. Dolayısıyla, “sanat eleştirisi” ve “popüler kültür eleştirisi” değil, gerçekte sadece tek bir “kültür eleştirisi” olabilir ve biz de ancak ondan söz edebiliriz. Ama bu bütünlüklü bakışın, kültürel çeşitlilik ve kapsayıcılık fetişizmiyle hiçbir ilgisi yoktur; söz konusu fetişizm, geç kapitalizmin piyasa ve tüketim mantığıyla tam uyum içinde olan postmodernist ideolojinin bir ürünüdür.
Sözde her türlü dışlamaya karşı durma iddiasından hareketle kültürel ürünler arasında herhangi bir hiyerarşi, herhangi bir derecelendirme bırakmayan, hepsini birbiriyle eşitleyen postmodernist kültürcülük öncelikle anlamlara odaklıdır; toplumsal ilişkilerin belirleyiciliğinden, sosyolojiden yoksundur. Halbuki kültür, ideolojiye dönüşmüş bir yaşamın ürünü olduğu için onun hiçbir çeşidi ne kendi içinden ne de insan zihninin mevcut hâlinin sınırlılığından bakılarak anlaşılabilir; kültür ancak onu kuşatan maddi yaşam süreci ve toplumsal ilişkiler ağıyla birlikte düşünüldüğünde doğru biçimde kavranabilir.
Eleştiri, hayatın yitirilişinden, yaşamayan yaşamdan ve tabii ki onun kurtarılışından sorumludur. Hayat karşısında kendini sorumlu hisseden bir duyarlığın ürünü olarak
dünyanın hâl ve gidişinden duyulan acıya ve ona yönelik tepkilere ilgisiz kalamaz. Eleştirinin sanat ve popüler kültür diye bir ayrımdan kaçınma zorunluluğu, sanat ve popüler kültür eleştirisinin birbirinden ayrılamazlığı bundan ileri gelir. Sanat da popüler kültür de kapitalist rasyonalitenin elinde, cehenneme dönmüş bir yaşamın acılarını dindirmenin yolu olarak takdim edilir ve alıcıları tarafından da o şekilde takdis edilir. Ama bir farkla: Popüler kültür, değiştirilemeyen bir dünyanın acılarını hafifleten fakat bu acıların nedenlerine ilişmeyen bir fantazya iken sanat; acıların nedenlerine de ilişen, özgürleştirici bir fantazyadır ya da öyle olması beklenir.
Belli ölçüde romantizm içeren her düşünce “yaşamın fantazyalarla büyülenmesi” diye bir şeyden söz eder. Bu önermenin sanatı muhatap kıldığına, sanat için geçerli olduğuna itiraz eden çıkmayacaktır. Ama popüler kültür söz konusu olduğunda şüphesiz ki itirazlar olacaktır. Onlara Karl Marx’ın din için söylediği ünlü sözü hatırlatabiliriz: “Din, gerçek dünyada çekilen ıstırabın bir ifadesi ve gerçek ıstıraba karşı bir protestodur. Din, baskı altında ezilen yaratığın iç çekişidir; kalpsiz bir dünyanın kalbi ve ruhsuz koşulların ruhudur. Din, halkın afyonudur.” Marx’ın bu din yorumu tıpatıp popüler kültüre de uyar. Mesela, sahip olduğumuz tutumlar ve değerlerin itibarsızlaştırılıp çiğnendiği bir hayatta, onların doğru tutumlar ve değerler olduğuna tanıklık etmek, bu hayatta kaybeden olma korkusundan doğan bir sözde üstünlük duygusu yaşatır ve bu da hırpalanmakla geçen günlerin sarsıntısını biraz olsun hafifletir. Sevilen bir yıldızın ödül konuşmasının, büyük markaların özel günlerdeki Cumhuriyet ve Atatürk temalı reklamlarının ya da Kızılcık Şerbeti ve Kızıl Goncalar gibi televizyon dizilerinin, günümüz Türkiye’sinde toplumun kendini siyasal yenilgi içinde hisseden kesimleri nezdinde muhalif olmanın saygınlaştırıcı, haklılaştırıcı deneyimlerine kolayca dönüşüyor olabilmeleri bundandır.
Popüler kültür, onsuz daha güç yapılacak işler, daha zor geçecek günler için insanlara gevşetici bir bağlam sunmakta: Bizi endişelerimizle karşı karşıya getiriyorlar, endişe uyandıran şeyin kendisiyle değil. Ama sanat da tıpkı eleştiri gibi yaşamın yitirilişinden sorumludur, dünya acı ve kötülük üretiyorsa sanat bunun endişesini taşır (ya da taşımalıdır). Gerçekliğin üzerine bu tarz bir gidiş, insanı acılar ve kötülüklerle dolu dünyada iyi ve güzel olanı yaratmaya teşvik eder. Kötü dünya karşısında sanat yapıtının özgürleştirici fantazya olma özelliği buradan ileri gelir. Ne var ki özgürleştirici fantazya olma özelliği günümüzde klasik modernist sanat tarafından belirlenmiş bir “kültür standardı” olarak muamele görüyor. Bir yandan kültür alanını hegemonyası altına almak isteyen “devlet” ve daha çok da öte yandaki “pazar” etkisiyle sanat ve popüler kültür bugün iki kutupluluktan çıkıp birbirlerine nüfuz etmeye başlamışlardır. Bunlar artık birbirlerine karşıt fenomenler değil, güncel kapitalist koşullarda estetik üretimin ikiz ve birbirinden ayrılamaz biçimleri olarak ele alınmalıdır.
Kültürün kapitalist koşullarında “pazar” temel belirleyicidir. Popüler kültürün pazarla ilişkisi doğrudandır, poplaşan sanatınki ise imaj üzerinden giden dolaylı bir bağdır.
Popüler kültürün izlenme oranı, gişe başarısı, tıklanma rekoru, indirme sayısı, etkileşim yoğunluğu bekleyen profesyonelleri; sırf hiç denenmemiş bir “postmodern anlatı” ortaya koymanın ayrıcalığını yaşamak için kaleme alınmış maksatlı bir metnin üreticisi olarak romancıdan, sadece yeni bir “biçem”e imza atmanın vereceği sükse için deforme edilmiş mısraların dizicisi olarak şairden ve yalnızca yüksek gişe başarısı için her türlü ipe sapa gelmez fanteziye kucak açmış bir filmin yönetmeninden daha fazla “pazarcı” değiller ki.
Poplaşan sanatın imaj kaygısı daha ziyade sıra dışı ve sansasyonel olma üzerinde yoğunlaşır; ayrıcalıklı bir estetik deneyimin farkına vardığı ve bundan haz duyabildiğine inandırmak suretiyle alıcısında seçkin bir sanat zevkine sahip olduğu sanısını uyandırma arzusu baskındır. Güncel sanatın "avangart" çıkışları daha çok bununla ilgilidir. Gerçi postmodern bir dünyada avangardın imkânsızlığından söz edenler de var ama bu imkânsızlık zannedildiği gibi dünyanın postmodernliğinden kaynaklanmıyor. Güncel sanat ortamı, tek yanlı bir hızlanma içinde; imkânsızlığın bütün sebebi bu. Sanat başını alıp giderken aynı hülyalı çılgınlığı yaşayamayan toplum, son derece kararlı bir tutumla yerinde sayıyor. Genellikle bireysel tutsaklığından kurtulmanın yolunu toplumdan kurtulmakta bulmuş biri olarak güncel sanatçının “şok edici” kavramsallıktan soyut avangardizme kadar uzanan bir listenin herhangi bir yerine ait “sanatsal çıkış”ı da -bütün protestosu, itirazı ve çılgınlığına rağmen- sadece ayrıcalığın tartışılmaz simgelerinden biri olarak popüler ürünler gibi alınıp satılabilen binlerce basit şeyden herhangi birine dönüşüyor.

Poplaşan sanat artık popüler kültürle rekabete girmiştir; yetkin sanatın popüler kültürle kıyası söz konusu olamaz, kulvarı ve sıkleti farklıdır. Bu rekabette kaybetmeyi de göze almak zorundadır. Nitekim günümüzde bu nadir bir olay değildir. Kemal Tahir’in Devlet Ana romanının Diriliş: Ertuğrul’a, Aziz Nesin’in Güldür Güldür’e üstünlüğü tartışma konusu dahi yapılamaz. Ama Netflix’in La Casa de Papel’inin, Ahmet Güneştekin’in Kayıp Alfabe’sinden, Refik Anadol’un Machine Hallucinations’ından çok daha nitelikli bir “özgürleştirici fantazya” olduğu da açıktır.
Sanat ile popüler kültürü böyle bir birlik içinde görmemek, Prometheusçu/Dionisosçu diye bölünmüş çokluktan kaynaklanır. Entelektüel çağrışımlarıyla sanat Prometheusçu bir eylemdir, eğlendirici içeriğiyle de popüler kültür Dionisosçu. Eleştirinin ideal yaklaşımı ise kapitalist rasyonalitenin Prometheus/Dionisos bütünlüğüne ilişkin modern ayrıştırmasının üstesinden gelebilmek ve böylelikle her türlü fantazyaya gündelik yaşam içinde işlev görme şansı tanıyabilmektir.
Sanat da popüler kültür de yaşanan hayattan fiilî özgürleşme yerine sistem içi serbestiler getiren fikrî neşelenmelerdir. Eleştiri, her ikisinin de gündelik yaşam içinde gördüğü işlevi değerlendirebilir, varsa eğer, hakkını da teslim edebilir. Hem sanatseverlerin hem de popüler kültür tüketicilerinin, düzenin sadık köleleri mi, yoksa müzmin direnişçileri mi oldukları hakkında kimse kesin bir yargı dile getiremez. Kültürel alanda üretilmiş ürünlere bu şekilde bakmak, eleştiriye her türlü ön yargı ve kompleksten arınmış halis bir adalet duygusu, duru bir bakış kazandırır.

