top of page
vâveylâ (1)_edited.png
afife çapası

Queer Sanat Eleştirisi; Eleştirinin Kendi Otoritesiyle Krizi

Son yıllarda, pek çok mecrada olduğu gibi, sanat alanında da queer kavramı giderek artan bir görünürlük kazanmış durumda. Her ne kadar bu görünürlüğü LGBTİ+ hakları bakımından bir kazanım olarak okumak mümkün olsa da, sorulması gereken bir soru karşımıza çıkıyor: Acaba bu görünürlük, queer kavramını temsiliyet düzeyine indirgiyor olabilir mi? Sözgelimi, LGBTİ+’larla ilgili herhangi bir içerik barındıran her sergi ve bu sergiler üzerine yazılan her eleştiri metni “queer” olarak adlandırılabilir mi? Eğer böyleyse, bu tür bir indirgeme ne gibi marazlar barındırır? 


Bu yazıda, tüm bu soruları cevaplayacak ve queer sanat eleştirisini temsiliyet odaklı bir tür alt kategori değil, ana akım estetik rejimin normlarıyla gerilim içinde olan bir yazı pratiği olarak düşünmeyi önereceğim. Bir başka deyişle, queer sanat eleştirisini bir tür içerik kategorisi olarak değil, eleştirinin normlar üretme kapasitesine yönelik bir müdahale olarak ele alacağım. 


Sanat tarihi kanonuna baktığımızda, sanat eleştirisinin yalnızca bir yorum ya da analiz değil; değer ölçütleri kuran ve kanon inşa eden bir bilgi üretim pratiği olduğunu görürüz. Bir başka deyişle, sanat pratiği “tarafsız” olmadığı gibi, sanat eleştirisi de tarafsız bir değerlendirme alanı değildir: Nasıl ki sanatçının politik, etik, estetik… tercihleri sanatına yansıyorsa, benzer bir biçimde sanat eleştirmeninin tercihleri de yazı pratiğine yansır. Bu bağlamda, queer sanat eleştirisi yalnızca queer sanatın görünürlüğünü arttırmakla sınırlı bir görev olmayı aşarak, ana akım/ kanonik eleştirinin hangi normatif kategoriler üzerinden işlediğini de sorunsallaştırması gerekir.


Ana akım eleştirinin normatif kategorilerine yapılan bu müdahale, normun imkânsızlığını ilan eden ve ontolojik olarak kanıtlanması mümkün olmayan bir iddiaya dayanmaz. Daha ziyade, bu müdahale, normun nasıl işlediğini ifşa etmeyi ve buradaki çeşitli problemleri işaret etmeyi amaçlar. Yani normla kurulan bu gerilimli ilişki, normun reddinden ziyade buradaki gerilimleri açığa çıkarır.


Dolayısıyla queer sanat eleştirisi, queer sanat üzerine yazılmış metinlerin toplamı değildir; eleştirinin yargı, yorum ve bilgi üretim işlevlerini minörleştiren, normla uzlaşmayan; aksine onunla sürekli bir gerilim içinde çalışan estetik bir müdahaledir.


I. Temsiliyetin Sınırları


Queer sanat eleştirisini temsiliyet üzerinden tanımlamak, onu liberal görünürlük siyasetine indirgeme riskini taşır. Bir serginin LGBTİ+’lara dair bir içerik barındırması ya da queer sanatçıları görünür kılması, bu sergiye dair yazılacak bir eleştirinin queer olarak nitelendirilebileceğini garanti etmez. Zira görünürlük, normun askıya alınması anlamına gelmez; çoğu zaman normun genişleyerek kendini yeniden üretmesi anlamına gelir. 


Queer temsiliyet, kurumsal sanat alanına entegre olduğu ve kurumsal sanatın sorunlarını tartışmaya açmadığı ölçüde, ehlileştirilebilir bir fark haline gelebilir.

Bu noktada eleştirinin rolü belirleyici hale gelir. Eleştiri yalnızca sanat yapıtını çözümlemez; aynı zamanda hangi farklılıkların kabul edilebilir, hangi estetik biçimlerin değerli ve hangi politik jestlerin “anlamlı” sayılacağını belirler. Dolayısıyla queer sanat eleştirisi, queer içeriği olumlamaktan ziyade, eleştirinin hangi normatif çerçeveler üzerinden çalıştığını sorgulamak zorundadır. Sorulması gereken soru şudur: Queer olan nasıl tanımlanmakta, hangi estetik ölçütlere tabi tutulmakta ve hangi sınırlar içinde dolaşıma sokulmaktadır?


II. Minörlük ve Eleştirinin Yerinden Edilmesi


Bu bağlamda, Deleuze ve Guattari’nin Kafka: Minör Bir Edebiyat İçin metninde ortaya konduğu minörlük kavramına dönmek istiyorum. Deleuze’e ve Guattari’ye göre minörlük, major dili terk etmek değil; onun içinde yer alarak onu yerinden etmektir. Minör edebiyat, dominant dilin sınırlarını görünür kılar ve onu sabit bir norm olmaktan çıkarır. Sözgelimi Çekoslavakyalı bir Yahudi olan Kafka, Almanca yazarak ve bu dili eğip bükerek tam da Deleuze’ün işaret ettiği biçimde majör dile minör bir müdahalede bulunur.


Bu yaklaşımı sanat eleştirisine uyarlandığımızda, queer sanat eleştirisinin major eleştirel dili reddetmediğini; fakat onun doğal kabul edilen değer rejimini istikrarsızlaştırdığını söyleyebiliriz. Bu istikrarsızlaştırma, eleştirinin otoritesini tamamen yıkmak anlamına gelmez. Aksine, eleştirinin yargı, yorum ve bilgi üretim işlevlerini sürdürürken, bu işlevlerin normatif zeminini sorunsallaştırmayı içerir. Bir başka deyişle, queer sanat eleştirisi kanonun işleyişini görünür kılan bir iç müdahale olarak düşünülebilir.


III. Normla Gerilim


Yazının başından beri ifade etmeye çalıştığım gibi, queer sanat eleştirisi normun imkânsızlığını ilan etmekten ziyade, normun işleyişiyle gerilim içindedir. Eğer normu yalnızca dışlayan bir sınır değil; aynı zamanda bilgi üretiminin ve anlamlandırmanın koşulu olarak düşünürsek, norma yapılan queer müdahale de normun içerdiği çeşitli dinamikleri ve güç ilişkilerini ifşa etmeye yönelir.


Bu bağlamda queer sanat eleştirisi, normla uzlaş(a)mayan bir yazı pratiğidir. “İyi sanat”, “önemli sergi” ya da “başarılı sanatçı” gibi kategorileri bütünüyle terk etmek yerine, bu kategorilerin nasıl tarihsel ve ideolojik olarak üretildiğini açığa çıkarır. Eleştirinin kendi konumunu da bu sorgulamadan muaf tutmaz.


Queer bir öznenin yazıyor olması metni otomatik olarak queer kılmadığı gibi, queer olmayan bir öznenin yazısı da queer müdahale üretemez değildir. Burada belirleyici olan eleştirmenin kimliği değil, yazının normatif otoriteyle kurduğu ilişkidir.

IV. Eleştirmenin Konumu ve Otorite Sorunu


Sanat eleştirisi çoğu zaman bedensiz bir ses olarak konuşur: Yargı dağıtır, değerlendirir, anlamlandırır; fakat kendi konumunu görünmez kılar. Eleştirmen, sanki estetik ölçütlerin tarihsel üretiminden bağımsız, tarafsız bir değerlendirme merciidir. Oysa eleştirinin dili her zaman belirli bir kültürel, kurumsal ve ideolojik zemine yaslanır.


İşte benim ele aldığım biçiminde queer sanat eleştirisi bu görünmezliği problemleştirir. Ancak bunu, eleştiriyi yalnızca kimlik temelli bir konumlanışa indirgeyerek yapmaz. Queer bir öznenin yazıyor olması metni otomatik olarak queer kılmadığı gibi, queer olmayan bir öznenin yazısı da queer müdahale üretemez değildir. Burada belirleyici olan eleştirmenin kimliği değil, yazının normatif otoriteyle kurduğu ilişkidir.


Tüm bunlar queer sanat eleştirisinin, eleştirmenin konuşma pozisyonunu askıya aldığı anlamına gelmez. Daha ziyade söz konusu olan, eleştirmenin doğal ve evrensel bir otorite olarak sunulmasına yönelik bir itirazdır. Eleştiri, kendi yargı yetkisini sorgulamaya açtığı ölçüde queerleşir. Yani mesele “kimin konuştuğu” kadar, “konuşmanın hangi otorite rejimi içinde kurulduğu” ve “nasıl konuştuğu” olur. Eleştirmen kendi değerlendirme ölçütlerini tarihsel ve ideolojik bağlamdan bağımsızmış gibi sunduğunda, normu yeniden üretir; oysa bu ölçütlerin koşulluluğunu görünür kıldığında, normla gerilim üretir.


Dolayısıyla queer sanat eleştirisi, eleştirmenin öznel deneyimini merkeze yerleştirmek zorunda değildir; fakat eleştirinin sözde nesnelliğini bozan bir refleksivite içerir. Bu refleksivite, yargının ortadan kaldırılması değil, yargının yeniden konumlandırılmasıdır.


V. Kurumsal Alan ve Eleştirinin Dolaşımı


Eleştirmenin otoritesi, yalnızca bireysel bir pozisyon değil; kurumsal dolaşımın bir sonucudur. Eleştiri metni dergide, katalogda, gazetede ya da akademik platformda yayımlandığı anda belirli bir meşruiyet kazanır. Bu meşruiyet, sanat alanının hangi estetik biçimleri ve hangi politik jestleri değerli sayacağını etkiler.


Linda Nochlin’in sanat tarihine yönelttiği kurumsal eleştiri, bireysel yetenek anlatılarının arkasındaki yapısal düzenekleri açığa çıkarır. Benzer biçimde queer sanat eleştirisi de yalnızca sanat yapıtını değil, eleştirinin üretim ve dolaşım koşullarını hedef alır. Bir serginin queer içeriği kurumsal bağlamda nasıl çerçevelenmektedir? Hangi farklılıklar estetikleştirilerek zararsız hale getirilmektedir? Hangi radikal jestler piyasa içinde “yenilik” kategorisine tercüme edilmektedir?


Bu sorular, queer sanat eleştirisini salt estetik bir yöntem olmaktan çıkarır; onu kurumsal karşı-duruşla temas eden bir yazı pratiğine dönüştürür. Ancak bu karşı-duruş, alanın dışında saf bir muhalefet değildir. Tıpkı Kafka: Toward a Minor Literature’de tanımlanan minörlük gibi, major yapının içinde konumlanarak onu yerinden etmeye çalışır.


VI. Queer’i Fazla Genişletmek mi?


Buraya kadar queer sanat eleştirisini temsiliyetle ilişkilendirmekten ziyade, norma müdahale eden bir yazı stratejisi olarak düşünen bir çerçeve önermeye çalıştım. Ancak bu önerinin doğurabileceği itirazlardan bazıları şunlardır: Eğer queer’i normla gerilim üreten her yazı biçimine genişletirsek, kavramı aşırı esnetmiş olmaz mıyız? Her kanon karşıtı eleştiri queer midir? Her minör pozisyon queer olarak adlandırılabilir mi?


Bu itirazlar önemlidir, zira queer kuram, tarihsel olarak belirli bir siyasal ve cinsel farklılık mücadelesinden doğmuştur. Eve Kosofsky Sedgwick’in ve Judith Butler’ın çalışmalarında queer, yalnızca biçimsel bir karşı-pozisyon değil; cinsiyet ve cinsellik rejimlerinin çözülmesine yönelik eleştirel bir müdahaledir. Eğer queer’i yalnızca “kanon-dışı” ile özdeşleştirirsek, kavramın bu tarihsel-politik yoğunluğunu silikleştirme riski doğar. Benzer biçimde, minörlük kavramı Gilles Deleuze ve Félix Guattari için basitçe “azınlık” anlamına gelmez; minörlük, major dilin içinde onu bir tür yapıbozuma uğratan bir politik pozisyondur. Dolayısıyla her alternatif pozisyon minör değildir; minörlük, yapının içsel bir gerilim noktasıdır.


Bu bağlamda sormamız gereken soru şudur: Queer sanat eleştirisi, her norm eleştirisini kapsayan geniş bir şemsiye kavram mı olmalıdır, yoksa belirli bir tarihsel-politik bağa sadık mı kalmalıdır?


VII. Kimlikten Değil, Eylemlilikten Doğan Bir Queer Anlayışı


Bu yazıda önerdiğim çerçeve, queer’i kimlik kategorisinden tamamen koparmayı değil; onu normatif rejimlerle kurduğu ilişki üzerinden yeniden konumlandırmayı amaçlar. Queer sanat eleştirisi, elbette ki toplumsal cinsiyet rollerinden, cinsel yönelimden ve cinsiyet kimliğinden bağımsız değildir; fakat yalnızca temsiliyet düzeyine de indirgenemez.


Burada belirleyici olan şey, yazının hangi norm rejimiyle hesaplaştığıdır. Bu rejim yalnızca heteronormativite değildir; estetik norm, değer normu, kurumsal norm, uzmanlık normu da bu alanın parçasıdır. Queer sanat eleştirisi, bu normları doğal kabul etmeyi reddeden bir yazı formudur.



Bu nedenle queer sanat eleştirisi, şu dört şeyi yapabilir:


  • Queer temalı bir sergiyi övebilir.

  • Queer temalı bir sergiyi yerebilir.

  • Queer olmayan bir sergiyi queer bir perspektifle okuyabilir.

  • Hatta queer temsiliyeti olan bir sergiyi, normu yeniden ürettiği için problematize edebilir.


Kavramın genişlemesi burada bir zayıflama değil, bir yöntem önerisidir. Queer, burada bir içerik kategorisi değil, bir epistemolojik konumdur.

Bu konum, eleştirinin kendi yargı yetkisini, değer üretim mekanizmalarını ve kurumsal meşruiyetini görünür kıldığı ölçüde ortaya çıkar. Dolayısıyla queer sanat eleştirisi, ne yalnızca kimlik politikasıdır ne de soyut bir biçimsel deneycilik. İkisi arasındaki gerilim alanında konumlanır.


Bitirirken:

Queer sanat eleştirisini temsiliyetin ötesinde, normatif estetik rejimle kurulan gerilim üzerinden düşünmek, yalnızca eleştirinin içeriğini değil, eleştirinin statüsünü de yeniden konumlandırmayı gerektirir. Eleştiri, kendisini çoğu zaman nötr bir değerlendirme alanı olarak sunarken, aslında değer üretiminin kurumsal, tarihsel, toplumsal ve tarihsel koşullarıyla doğrudan ilişkilidir. 


Bu noktada queer müdahale bu koşulları görünür kılar: Yargıyı askıya almaz, fakat yargının doğal ve evrensel olduğu iddiasını bozar; kanonu bütünüyle reddetmez, ancak onun seçici hafızasını ve bu hafızanın nasıl şekillendiğini ifşa eder. 


Bu nedenle queer sanat eleştirisi bir alt kategori değil, eleştirinin kendi otoritesiyle kurduğu ilişkinin krizidir. Eğer normla hiçbir gerilim üretmeyen bir eleştiri mümkünse, o eleştiri yalnızca normun dolaşımına hizmet eder. Queer eleştiri ise, eleştiriyi kendi konforlu alanından çıkaran ve onu kendi koşulları üzerine düşünmeye zorlayan bir yazı pratiğidir.




bottom of page