top of page
vâveylâ (1)_edited.png

Görünmezliğin olağanlaştığı yerde (1):

LGBTİ+’lar ve “tel cambazının¹ tel üstündeki durumu”


Uzun zamandır kültür-sanat alanında kimlere yer açıldığını, kimlerin dışarıda bırakıldığını, hangi hikâyelere alan tanınırken hangilerinin sahnenin dışına itildiğini sorguluyoruz. Bu sorulara elbette herkesin malumu olan yanıtlarımız var; neticede olanı biteni göz hizasında izliyoruz. Bir yandan da alandaki görünürlüğü kendi alet edevatımızla ölçmeye ve tarif etmeye çalışıyoruz. Ancak kültür-sanat alanında LGBTİ+’ların görünürlüğü üzerine düşünmek, artık sahneye bakmaktan çok o sahnenin nasıl kurulduğuna bakmayı gerektiriyor.



Çoktandır "makbul" sayılan bir LGBTİ+ görünürlüğünden bile söz etmek zor. Bir dönem çatışmasız, siyasetsiz ya da kültürel çeşitliliğin parçası olarak sunulabildiği ölçüde kamusal alanda yer bulabilen LGBTİ+ temsillerinin hareket alanı giderek daralıyor. Bugün karşımızdaki mesele görünürlüğün düzeyinden çok görünürlüğün nasıl geri çekildiği. Bu da bizi çeşitli araçlar ve mekanizmalarla işleyen, kültürel üretimin dolaşımını şekillendiren ve somut sonuçlar üreten bir görünmezlik rejimine bakmaya zorluyor.


Böyle bir görüşe karşı LGBTİ+’ların hiç olmadığı kadar görünür olduğunu düşünebilirsiniz; özelde kültür-sanat alanı üzerinden düşündüğünüzde onlarca isim, eser ve çalışma sayabilirsiniz. Ancak birkaç ismin, birkaç işin ya da birkaç temsil örneğinin varlığı bize kültürel alanın bütünü hakkında az şey söylüyor. Asıl soru, kimlerin hangi koşullarda görünür olabildiği ve bu görünürlüğün ne kadar sürdürülebilir olduğu.


Bu çerçeve ilk bakışta karamsar görünebilir. Ancak bugün kültür-sanat alanında var olmaya çalışırken adeta tel cambazlarına dönüşen LGBTİ+’ların karşı karşıya olduğu belirsizliği, güvencesizliği ve sürekli denge kurma halini anlamak için daha elverişli bir bakış açısı sunuyor. 


Görünmezlik rejimi nasıl işliyor?


Neye görünmezlik dediğimiz sorusuna cevabı başka sorularla aramaya başlayalım: Ana akımda LGBTİ+ karakterler görmememize mi? Dijital platformların ilk dönemlerinde mümkün görünen hikâyelerin birer birer ortadan kaybolmasına mı? LGBTİ+ temalı film ve dizilerin fon, dağıtım ve dolaşım süreçlerinde karşılaştığı engellere mi? Festivallerin “risk almaktan” kaçınmasına, sergilerin iptal edilmesine, yayıncıların geri adım atmasına ya da sanatçıların kendilerini giderek daha fazla sınırlandırmak zorunda kalmasına mı? Yoksa bütün bunlara neden olan, kültür-sanat alanının üzerine çöken siyasi baskı iklimine mi?


Görünmezlik bunlardan herhangi biri değil; tüm bunların birlikte ürettiği sonuç. Üstelik tek bir araçla ya da tek bir yöntemle de işlemiyor. En tepede iktidarın doğrudan baskı ve sansür mekanizmaları duruyor. Yasaklar, soruşturmalar, hedef göstermeler, RTÜK yaptırımları ve yargı süreçleri kültür-sanat alanının üzerinde sürekli hissedilen bir baskı atmosferi yaratıyor.


Sadece son bir buçuk yıla baktığımızda bile tablo oldukça açık. Türkiye'nin ilk ve tek kuir film festivali olan KuirFest yıllardır yasaklarla karşı karşıya kalıyor. Geçen yılın bakiyesi olarak Mabel Matiz, iki erkek arasındaki cinselliği anlattığı gerekçesiyle “müstehcenlik” suçlamasıyla yargılandı. ² LGBTİ+ temalı içerikler dijital platformlara yönelik RTÜK yaptırımlarına gerekçe yapıldı.³ Trans bayrakları ve LGBTİ+ sloganları nedeniyle sergiler abluka altına alındı. Kültür-sanat alanına yönelik bu saldırılar belirli eserleri ya da etkinlikleri hedef almakla kalmadı, kültürel üretimin sınırlarını da yeniden çizmeye çalıştı. Böylece mesele bir “temsil” meselesi olmaktan çıktı; kültür-sanat alanı da risklerin, maliyetlerin ve cezalandırılma ihtimalinin sürekli hesaba katıldığı bir alana dönüştü.



İşte tam da bu dönüşüm görünmezlik rejiminin belkemiğini oluşturuyor. Çünkü iktidarın kültür-sanat alanındaki LGBTİ+ varlığına yönelik baskısı yasaklar, soruşturmalar ya da doğrudan müdahalelerle sınırlı kalmıyor. Zamanla kültürel üretimin farklı aşamalarına, kurumların karar alma süreçlerine ve alanın gündelik işleyişine de sirayet ediyor. En tepeden verilen “geri çekilin” mesajı kültür-sanat alanının farklı katmanlarında yankı buluyor. Bir işin ortaya çıkması, fon bulması, sahnelenmesi, yayımlanması, sergilenmesi ve dolaşıma girmesi boyunca karşılaştığı eşiklerin her biri bu sürecin parçası haline geliyor.  En yakın örneğine bakalım. İstanbul Film Festivali yönetimi yıllar boyunca programında yer alan “Nerdesin Aşkım?” seçkisini bu sene de programa almadı ve bu karara ilişkin herhangi bir açıklama dahi yapmadı. 



İKSV’nin geçen yıl verilen sözlere rağmen seçkinin programa dönmemesi ve buna ilişkin kamusal bir gerekçelendirme ihtiyacı duyulmaması, görünmezlik rejiminin işleyişine dair önemli bir şey söylüyor: Bu rejim her zaman açık yasaklar ya da doğrudan müdahalelerle çalışmıyor. Bazen bir alanı doğrudan kapatmak yerine onu sessizce ortadan kaldırıyor; bazen alınan kararları tartışmaya açmak yerine açıklanmaya değer görmüyor. Zamanla yokluk olağanlaşıyor, eksilme sıradanlaşıyor ve bir zamanlar var olan alanlar sanki hiç olmamış gibi muamele görüyor.


Karşımızda tesadüfi bir örüntü yok, sistematik sonuçlar üreten bir işleyiş var. LGBTİ+’lar için kültür-sanat alanı giderek daralıyor, dolaşım imkanları azalıyor ve görünmezlik olağanlaşıyor. İktidarın “geri çekilin” mesajının kültür-sanat alanını bütünüyle durdurduğunu iddia etmiyorum elbette. Kültür-sanat üreticileri üretmeye ve kamusal alanda var olmaya devam ediyor. Ancak bunu giderek daha daralan bir hareket alanında yapmak zorunda kalıyor. Bir tür tel cambazlığı gibi. 


Tel cambazının tel üstündeki durumu


Görünmezlik rejiminin işleyişi mevcut alanları daraltmakla kalmıyor. Hangi işlerin üretilebileceğini, hangilerinin destek bulabileceğini, hangilerinin dolaşıma girebileceğini ve hangilerinin daha en baştan vazgeçilecek fikirler olarak kalacağını da belirliyor. Asıl etkisi de mevcut olanı geri çekilmesinden öte henüz ortaya çıkmamış olanın da imkânını daraltmasında yatıyor. 


Bu koşullar altında kültür-sanat alanında var olmaya çalışan LGBTİ+’lar da bir bakıma tel cambazlarına dönüşüyor. Sınırlar durmadan yer değiştiriyor; neyin hedef haline geleceği ya da hangi gerekçeyle cezalandırılacağı öngörülemez hale geliyor. Müstehcenlik tartışmaları bunun güncel örneklerinden biri. Birkaç yıl önce Mabel Matiz gibi ana akımda geniş bir görünürlüğe sahip bir sanatçının müstehcenlik suçlamasıyla hakkında hapis cezası istenerek yargılanacağı ya da 17 Mayıs Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Defne Güzel hakkında bir sergi kataloğu gerekçe gösterilerek dava açılacağı pek çok kişiye ihtimal dışı görünebilirdi. Bugün ise “müstehcenlik”, “genel ahlak”, “kamu düzeni” ya da “çocukların korunması” gibi gerekçeler, kültür-sanat alanındaki ifade ve görünürlük alanlarını daraltmak için kullanılabiliyor. Yeni suçlama biçimleri, yeni soruşturma pratikleri ve yeni hukuki gerekçeler kültür-sanat alanındaki hareket kapasitesini yeniden tanımlıyor. Böyle bir ortamda sorular sadece ne üretileceği ekseninde değil, üretilen şeyin ne tür sonuçlar doğurabileceği etrafında şekilleniyor. Öyle ya, tel cambazı düşeceğini bildiği için değil, düşme ihtimalini sürekli hesaba katmak zorunda olduğu için cambaz. 


Görünür olmanın kendisi risk haline geldikçe, görünmezlik de istisna olmaktan çıkıp norm haline geliyor. Hem kamusal olarak tanıdığımız isimler hem de belki adını hiç duymadığımız kültür-sanat üreticileri bu normatif çerçevenin içinde kendi yollarını bulmaya, hareket alanları yaratmaya ve varlıklarını sürdürmeye çalışıyor. Üstelik mesele eser üretmenin ötesine geçiyor. LGBTİ+’lar çoğu zaman o eserlerin var olabileceği zemini de yeniden kurmak zorunda kalıyor.


İstanbul Film Festivali programından çıkarılan “Nerdesin Aşkım?” seçkisinin ardından İstanbul Onur Haftası Komitesi’nin bu yıl Onur Haftası kapsamında “Buradayım Aşkım” başlıklı bir film festivali düzenlemesi bunun güncel örneklerinden biri. Bu tür girişimler kuşkusuz dayanışmanın ve alan açma iradesinin göstergesi. Ancak bunları alternatif üretim kanallarının özgürce çoğalmasının işareti olarak okumak güç. Tam tersine, başka bir gerçeğe işaret ediyor: LGBTİ+’lar çoğu zaman kültür-sanat kurumlarının sunduğu güvencelerden yoksun biçimde, kendi alanlarını yaratarak var olmaya çalışıyor.


Son soru


Yazının başında sorduğumuz soruya geri dönersek: Belki de kültür-sanat alanındaki LGBTİ+ varlığını hâlâ görünürlük kavramı üzerinden tartışmakta ısrar etmek, olup biteni anlamamızı zorlaştırıyor. Çünkü bugün karşı karşıya olduğumuz manzara görünmezliğin farklı araçlar, kurumlar ve kararlar aracılığıyla yeniden üretildiği bir rejim. Yasaklardan oto-sansüre, kurumsal geri çekilmelerden sessiz eksiltmelere kadar uzanan bu işleyiş, giderek bir kuşatmaya dönüşüyor. LGBTİ+’ların faşist iktidarlar tarafından “günah keçisi” ilan edildiği, yasalarla ve tasarılarla hedef alındığı bir dönemde kültür-sanat alanının bu iklimden etkilenmemesi beklenemezdi.

Bu nedenle bugün kültür-sanat alanında sormamız gereken soru, LGBTİ+’ların ne kadar görünür olduğu değil. Hangi koşullarda üretebildikleri, hangi güvencelerle var olabildikleri ve yarın da var olmaya devam edip edemeyecekleri. Bu soru da kültür-sanat alanında üretmeye ve söz söylemeye çalışan herkesin payına düşüyor.


¹ “Tel cambazı” metaforu, Turgut Uyar’ın “Tel Cambazının Tel Üstündeki Durumunu Anlatır Şiir” başlıklı şiirine göndermeyle kullanılmaktadır.


² Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın başvurusu üzimkânlarıerine Mabel Matiz’in “Perperişan” şarkısına erişim engeli getirildi. Ardından sanatçı hakkında “müstehcenlik” suçlamasıyla dava açıldı ve 3 yıla kadar hapis cezası istendi. Davanın son duruşmasında mahkeme beraat kararı verdi.


³ RTÜK, 2025 yılında Netflix, Prime Video, MUBI, Disney+ ve HBO Max'te yer alan çok sayıda LGBTİ+ temalı içerik hakkında “genel ahlak”, “ailenin korunması” ve “müstehcenlik” gerekçeleriyle yüzde 3 idari para cezası uygulanmasına ve yapımların kataloglardan çıkarılmasına karar verdi.


 Mayıs 2025’te İstanbul Barbaros Meydanı’nda düzenlenen Gezi Direnişi temalı sokak sergisine polis müdahale etti. Sanatçılar ve eserler yaklaşık 30 dakika boyunca polis ablukasında tutulurken, aralarında gökkuşağı bayrağı ve “Trans cinayetleri politiktir” görselinin de bulunduğu 17 esere incelenmek üzere el konuldu.







bottom of page