Kardeş Türküler’le Aynı Göğün Altında
- Alâra Kuset

- 25 Haz
- 4 dakikada okunur
“yaprak döker bir yanımız/ bir yanımız bahar bahçe”
İtalyan düşünür Antonio Gramsci, toplumsal değişimin her zaman ani bir cepheden hücumla, bir “manevra savaşıyla” gelmediğini söyler. Gramsci’ye göre toplumsal değişim çoğu zaman, sivil toplumun, kültürün, gündelik hayatın küçük mevzilerinde sabırla kazanılan bir konum değişikliğiyle, yani bir “mevzi savaşıyla” gelir. Bu yazıda Kardeş Türküler’in otuz yıllık hikâyesini de, 11 Haziran gecesi Harbiye’de yaşananları da biraz bu çerçeveden okumak istedim: Bir parti ya da bir hareket değil, ama otuz yıl boyunca çok dillilik ve bir aradalık fikrini sahnede, arşivde, müzikte, dansta… ısrarla savunmuş bir mevzi.

Otuz Yıllık Bir Arşiv, Bir Direniş
1993 yılında Boğaziçi Üniversitesi Folklor Kulübü’nün bir köşesinde, kimsenin daha sonra ne kadar büyüyeceğini tahmin edemediği bir şey başladı. Türkçe, Kürtçe, Ermenice, Lazca, Çerkesçe, Pontusça, Arapça, Farsça… Bu coğrafyanın unutulmaya yüz tutmuş dilleri, bir grup gencin sesinde yeniden buluştu. Otuz yılı geride bırakan Kardeş Türküler’in hikâyesi, aslında bu topraklarda yaşayanların ortak hafızasının da hikâyesi oldu.
Yönetmenliğini Çayan Demirel ve Ayşe Çetinbaş’ın yaptığı, on üç yıllık bir yapım sürecinin ürünü olan “Kardeş Türküler ile 30 Yıl” belgeseli, bunu en çok da arşivin kendisiyle gösteriyor. Çünkü bu belgesel sadece bir müzik grubunu değil, o grubun müziğiyle kesişen bir ülkenin son otuz yılını da anlatıyor: 1992 Cizre Newroz’u, 1993 Madımak Katliamı, Gezi Direnişi, Suruç ve Ankara katliamları, 6 Şubat depremleri… Kardeş Türküler’in şarkıları, bu kırılma anlarının her birinde bir şekilde sahneye çıkmış, bir şekilde acıya eşlik etmiş. Bir mevzi savaşının izini sürmek isteyen biri için belgeselin kendisi başlı başına bir harita gibi: Grup, bu kırılma anlarının hiçbirinde tuttuğu yeri terk etmemiş.

Belgeselin prömiyeri, 11 Kasım 2025’te Şişli’de yapıldığında, salonda olmayan ama filmde varlığını sürdüren isimler de konuşuldu. Sahneye çıkan yazar Takuhi Tovmasyan, izleyicileri Ermenice bir selamla karşıladıktan sonra, 2007’de öldürülen gazeteci kardeşi Hrant Dink’i ve Aras Yayıncılık’ın kurucularından, yine kardeşi olan yayıncı-yazar Yetvart Tovmasyan’ı andı. Tovmasyan’ın o gece söylediği şu sözler, belgeselin neden sadece bir müzik filmi olmadığını da özetliyordu: Bu gücü kardeşinden ve binlerce evladından aldığını söylüyordu.
Belgeselde görüntülerini izlediğimiz Hrant Dink, filmde karşımıza tesadüfen çıkmıyor. O da, Sırrı Süreyya Önder de, arşiv görüntülerinde karşımıza çıkan diğer pek çok yüz gibi, Kardeş Türküler’in otuz yıllık yolculuğunun bir parçası olmuş, bir noktada bu sahneyle kesişmiş insanlar. Belgesel onları özel olarak öne çıkarmıyor; ama onları gösteriyor, hatırlatıyor, unutturmuyor. Bazen bir anmanın en güçlü hali budur belki: Bir ismin altını çizmeden, sadece görünür kılarak ve bize kattıklarını hatırlatarak.
Filmde tanıklık eden bir başka isim de, 2021’de hayatını kaybeden Kalan Müzik’in kurucusu Hasan Saltık’tı. Saltık’ın anlattıkları, belgeselin asıl gücünü gösteriyordu: katliamların ve kayıpların yanında, bu hikâyenin içinde nüktedan, capcanlı bir direniş de vardı. Kardeş Türküler’in Kürtçe şarkılarını yayınlayacak bir televizyon kanalı bulamadıkları dönemde gazeteye verdikleri ilan, ya da RTÜK’ün bir türkünün sözlerini onaylatmak için yürüttüğü bürokratik tuhaflık karşısında grubun verdiği yanıt… Tüm bunlar, mevziyi sadece sessizce tutmakla kalmayıp, onu nükteyle, gülüşle savunmanın da mümkün olduğunu gösteren anlardı.
İşte belgeselin asıl meselesi de bu çift katmanlılıkta, bu mevzinin kendisinde saklı: bir yanda Madımak, Suruç ve Ankara katliamlarının, Hrant Dink’ cinayetinin ağırlığı; diğer yanda bu ağırlığa karşı hep bir şarkı, hep bir gülüşle, hep yan yana durarak cevap veren bir topluluk. Otuz yıl boyunca Kardeş Türküler, Türkiye’nin acılarını sessizce kaydeden değil, o acılara müzikle ve neşeyle cevap veren, tuttuğu mevziyi bir savaş alanı gibi değil bir şenlik alanı gibi savunan bir grup oldu.
11 Haziran Harbiye Açıkhava Konseri: Yan Yana
Belgesel bir arşivse, 11 Haziran gecesi o arşivin hâlâ canlı olduğunun; mevzinin hâlâ tutulduğunun kanıtıydı.
Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu’nda gerçekleşen “Kardeş Türküler Yan Yana” konseri, Vigor Sanat Organizasyonu’nun bu yaz başlattığı Harbiye konser dizisinin açılışı oldu. Ama bu sadece bir konser açılışı değildi; otuz yılı aşkın bir mücadelenin, bugüne, bu geceye, bu sahneye uzanan hâliydi.

Salonda farklı kesimlerden insanlar bir aradaydı. Hukuksuz biçimde yerine kayyım atanan Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer’in ailesi de, Kürt siyasetçiler Sebahat Tuncel ve Burcu Çelik de o gece aynı havayı paylaştı. Belki de hepsini birleştiren ortak duygu, farklı biçimlerde de olsa, hâlâ bir hukuksuzlukla mücadele etmek zorunda kalmış olmaları, hâlâ kendi mevzilerini savunuyor olmalarıydı. Kardeş Türküler’in sahneden verdiği mesaj da tam olarak buydu: Giderek artan baskılara karşı en güçlü cevap, yan yana durmak, mevzileri birleştirmekti.
Harbiye konseri, tam da bu ruha uygun bir şekilde açıldı: Kardeş Türküler, geceye özgürlükleri için tutsak edilen insanlara bir selamla başladı. Salonun büyük bölümünün kendisinin de bir biçimde hukuksuzlukla yüzleşmiş olduğu düşünülürse, bu selam sadece bir açılış sözü değildi; o gece sahnedeki ve salondaki herkesi birbirine bağlayan ilk iplikti.
Candan Erçetin, Mine Koşan, Songül Öden gibi sanatçılar sahneye konuk olurken; İstanbul Kafkas Kültür Derneği, Kırşehir Belediyesi Abdallar Topluluğu ve Sayat Nova Korosu da kendi renklerini, kendi danslarını bu ortak sofraya taşıdı. Sayat Nova Korosu’nun temsilcisi, hem Ermenice hem Türkçe seslendiği konuşmasında, bir yıl önce kaybettikleri bir arkadaşlarını hatırlattı; o gece orada olmanın kendileri için ayrıca anlamlı olduğunu söyledi. Acı ve birliktelik, o sahnede de yan yana durdu..

Gece, halaylarla, zılgıtlarla ve hep bir ağızdan söylenen özgürlük sloganlarıyla sona erdi. Üç gün sonra, 14 Haziran’da, belgesel ilk kez bir sinema salonunda, Kadıköy Sineması’nda izleyiciyle buluştu. Otuz yıllık bir arşiv, böylece hem geçmişe hem bugüne aynı anda dokunan bir hatıraya dönüştü.
Türkiye’nin barış yolculuğu, çoğu zaman büyük anlaşmalarda ya da resmi söylemlerde değil, böyle gecelerde aranmalı belki. Bir sahnede yan yana duran insanlarda, bir korkunun değil bir umudun sesiyle söylenen türkülerde, kaybedilenleri unutmadan ama onlara takılıp kalmadan devam eden bir neşede. Kardeş Türküler otuz yıldır bunu yapıyor: Ne acıyı gizliyor, ne de neşeyi acıya kurban ediyor. Tuttuğu mevziyi, yan yana, aynı sahnede, aynı gökyüzü altında savunuyor.
Hem belgesel hem de 11 Haziran gecesi izleyicide aynı duyguyu bırakıyor: Bütün bu kayıplara rağmen bir arada olmanın taşıdığı güç. Belki de Gramsci’nin sözünü ettiği mevzi savaşının en güzel tarafı da bu: Kazanılan her küçük mevzi, büyük bir zaferin garantisi olmasa da, bir sonraki adımın zeminini hazırlıyor. Kardeş Türküler’in otuz yıllık hikâyesi de, bu hikâyenin bugün Harbiye’de yeniden sahnelenmesi de aslında benzer bir şeyi anlatıyor: Kayıplar art arda gelse de, bir arada durmanın kendisi başlı başına bir kazanım ve direniş. Otuz yıldır tutulan bu mevzi hâlâ ayakta—ve hâlâ çoğalıyor.


