top of page
vâveylâ (1)_edited.png
afife çapası

Hepimizin büyüme hikâyesinde bir “yıldız” var

Güncelleme tarihi: 1 gün önce


Limon sıkılmış salatalığı seven bir muhabbet kuşunun ağzından, Yıldız’ın yolculuğunu, pek çoğumuzun büyüme hikâyesini izliyoruz bu oyunda. Deniz Dursun tarafından yazılan, Anıl Can Beydilli tarafından yönetilen oyun, Artalan Kolektif’in imzasını taşıyor. Biz de Yıldız’ın gözünden dünyayı izlemeye karar verip Sahne Pulchérie’deki koltuklarda yerimizi aldık. 


Oyunda beş kişilik bir ailenin evine konuk oluyoruz; kuşları Yıldız ile beraber evlerinde kurdukları rutinlere tanık oluyoruz önce. Mesela, Ela ağlayınca onun omzuna konuyor, Ece’nin mor ayakkabısının içinde saklanıyor, Bilge’yle tuvalette kitap okuyor… Her şey onun için düzenli, sabit ve stabil geçiyor. Çünkü hep olduğu gibi “düzene ayak uyduran hayatta kalıyor.”



Oyun, bir parkta Yıldız’ın kendisini sorguladığı anda başlıyor. Yıldız, şu an bu parkta durup bize bunları anlatacak kıvama nasıl geldiğini, neler yaşadığını anlatmaya başlıyor. Sıcacık bir ailede yaşıyor. Ailenin isteklerine göre çizilmiş bir hayat yaşıyor. Her sabah evdekileri uyandıran Yıldız, için birlikte ve “güzel” görünen günler birbirini takip ediyor. Uzun uzun camdan her baktığında karşısında boy veren ıhlamur ağacını görüyor Yıldız. Her ne kadar mutlu hissetse de o ıhlamur ağacı gibi bilmediği yaşamlar ilgisini çekiyor. Yıldız kuşu onu meraklandıran yerlere karşı heyecanını durduramıyor. Yaşamdan beklediği huzuru belki de yaşadığı evdeki ailesinde buluyor. Onu seviyorlar ve o da onları seviyor. Ama her şey bu kadar olağanken dışarının bilinmezliği ve merakı onun her hücresinde dolaşıyor.


Oyun, genel olarak bir kuşun-gencin “aitlik” duygusu üzerinden kendi dünyasını keşfetmesini anlatıyor. Yıldız’ın kafesinden çıkıp dünyayı tanımaya başlaması, aslında güvenli alanlarımızdan uzaklaşmanın hem heyecanını hem de korkusunu hissettiriyor. Yuvamızı değiştirmek elbette hepimizi korkutur. Bildiğimiz hayatın dışında olan dünyanın daha kötü olacağını düşünürüz. Evimizin, semtimizin, işimizin değişmesi risk gibi görünür. “Alışır mıyım?”, “Başarır mıyım?”, “Tutunur muyum?”, “Yeniden bağ kurabilir miyim?” sorularıyla boğuşurken buluruz kendimizi. Yıldız tüm bu sorularla bizi yeniden sarıp sarmalıyor. Ve sanırım bize şunu fark ettiriyor: Hepimizin büyüme hikâyesinde bir “yıldız” var. Yıldız sayesinde bir kuşun gözünden kendi gençlik öykümüze bakma fırsatı yakalıyoruz, anlayacağınız. 



Oyundan önce sahnede bir kuşu izleyeceğimizi bilsek de, doğrusu bunun neye benzeyeceğini hiç hayal edemiyorduk. Örneğin, sahnede bir hayvanı canlandırmanın ne kadar zor olabileceğine dair kafamda binbir çeşit soru dolaşıyordu. Bir kuş olsaydım, nasıl bakardım? Nasıl yürürdüm? Nasıl düşünürdüm? Oyuna böyle bir merakla da girdim. Mine Nur Şen’i ilk gördüğümüz andan itibaren bu sorular azalmaya başladı. Bu sayede Yıldız kuşu ile kolayca empati kurabildik.

Dekor tasarımında da Mine Nur Şen ile yönetmen Anıl Can Beydilli’nin imzası var. Oyun bizi, biraz Yıldız’ın kafesinde oyunlar oynadığı demir basamakları andıran, biraz da ağaç dallarına benzeyen tek bir dekorla karşılıyor. Sahnede kalabalık dekorun tercih edilmeyip Yıldız’ın bu tek dekorla birlikte şekilden şekile girerek bir kuşun yapabileceği tüm hareketleri gösterebilmesi özellikle hoşuma gitti. Yıldız’ın kostümüne de değinmek gerektiğini düşünüyorum. Çünkü orada da sadelik hâkim. Cansu Demirci’nin tasarımıyla bir muhabbet kuşunu sahnede nasıl hayal edersek, öyle buluyoruz. Hatta rengârenk ve etrafında tüyler saçan abartılı bir kostüm gelse de, akla tam aksi yönde seçimlerle Yıldız kuşu oluyordu oyuncu. Ten rengi tonlardaki saçaklı kostüm sayesinde Yıldız’ın özgür ruhu sahneye daha rahat taşınmış. 

Yıldız için de her gün birbirine benzeyen bu stabil hayat pranga gibi geliyordu. Ve ondan kurtulmak, aitlik kavramını baştan aşağı değiştirmek için bir adım atması gerektiğini anlıyordu. Ama bunun karşısına çıkabilmesini bekliyordu; Mesela “Kafesimi açsalar da ben de yanlışlıkla dışarıya, o ıhlamur ağacına doğru uçabilsem…” diye düşünüyordu Yıldız. Çoğumuz kendi yolumuzu çizebilme cesareti bulsak da, çoğu zaman kafesin kapısını, evin penceresini bir başkasının açmasını umarız aslında. “O kapıyı açtı diye çıktım, ben karar vermedim ki” düşüncesi korkumuzu hafifletir. Biraz da sorumluluğumuzu… Ben de bazen böyle düşünüyorum; istediğim yola girebilmek için diğer tüm ihtimallerin kapanmasını beklerken buluyorum kendimi örneğin. Sanki tüm seçenekler tükenmeli ki ben kendi yoluma gidebileyim.

Yıldız da bunu bekledi. “Cam açıkken niye kafesimi açtılar ki? Açmasalardı…” Ama aslında bunu o da istiyordu. Bilmediği yollarda uçmayı yani. Camdan çıktığında şaşırdı çünkü kanatlarını çırparak uçabildiği maksimum yükseklik evin tavanıydı. Şimdi daha yüksekleri keşfediyordu. Daha şimdiden gelişiyordu.

Kaybolmak ya da bulunmak için çıktığı bu yolculukta, bir anda Cesur isimli bir kuşla karşılaştı. Yeni arkadaşlıklar ve aşk… Diğer kuşların nasıl yaşadığını, ne yediğini, ne konuştuğunu merak etmekten başka şansı yoktu. Başka kuşlarla hiç vakit geçirmemişti bugüne kadar, o nedenle tutuktu. Tıpkı bizim ait hissetmediğimiz ortamlarda sessiz kalmamız gibi.


Aynı dili konuşabilmek, paylaşabilmek ve aitliği sorgulayabilmek için uçmuştu Yıldız. Ama hayal ettiği gibi olmadı. Âşk kırığı, orada da aidiyet kuramaması, beslenme alışkanlıkları bile uymadı. Hem eski evini özlüyordu hem de dışarıyı keşfettikten sonra geriye dönmek çok zordu. Öte yandan sürekli “kendini bulmak için bulunduğun yeri terk et” düşüncesi de işe yaramayabiliyordu. Kimbilir belki de biraz buralarda, biraz oralarda, yarın belki şuralarda kök salmalıydı. Yola çıktığı yeri hor görmemekle keşiflere açık olmak aynı anda yaşanmalıydı galiba. 


Oyunda kendi yolunu arama hikâyesinin bireysel olduğu kadar ortak bir dönüşümle ilgili olduğuna dair vurgu eksikti bence. Ne bizim adımıza belirlenen bir hayata sıkışmak ne de onun dışındaki dünyayı merak etmek tek birine özgü olabilirdi. Çünkü ayrı ayrı ve “biricik” görünen tüm hikâyelerimiz paylaştığımız hayatın içinde çok benzerdi. Üzerimizde hissettiğimiz tüm toplumsal baskı; ailelerimizin beklentileri ya da ekonomik durumumuzun getirdiği imkân ya da imkânsızlıklar, dinin etkileri, pek çok çeşit ayrımcılıkla büyürken kendini bulmak hepimiz için zor oluyor. Düşünsenize kasabadan kente okumaya gidenler, kendi imkânıyla ev kurmaya çalışanlar, büyük balığın yanında var olmaya çalışan küçük balıklar, büyümenin yollarını arayan Yıldızlar… 


Diğer taraftan, sanata, tiyatroya çok kez konu olmuş meselelerdi bunlar. Ama bir kuşun gözünden izlemek ve tüm bunları düşünmek farklı bir deneyimdi. Sonuç olarak, büyümenin ya da mutluluğa denk gelmenin yolu, bazen kafesi başkası açmadan açabilmekten ve köklerimizi sağa sola savurabilme cesaretinden geçiyor. Belki o zaman mutluluğun dışarıda değil, seçimlerimizde saklı olduğunu daha iyi anlayabiliriz.













bottom of page