Neeee, yapay zekâ müziği ele mi geçirmiş?
- Özge Ç. Denizci

- 4 gün önce
- 7 dakikada okunur
Müzik üretemiyorsanız, bu tartışma size uzak gelebilir. Ama yarın bir gün sizin sesinizin de klon olmayacağının garantisi yok. Son iki yılda müzik dünyasında aynı soru giderek daha yüksek sesle soruluyor: Yapay zekâ müziği ele mi geçirdi?

Bu soru aslında bir sonucu değil, bir endişeyi tarif ediyor. Çünkü mesele yalnızca yeni bir teknolojinin ortaya çıkması değil; yaratıcılığın, emeğin ve mülkiyetin yeniden tanımlanması. 2023’te yayılan bir parça bu tartışmayı görünür kıldı. Drake ve The Weeknd’in seslerini taklit eden “Heart on My Sleeve”. Parça viral oldu, milyonlarca kez dinlendi ve ardından platformlardan kaldırıldı. Bu olay, yapay zekânın artık yalnızca bir araç değil, mevcut müzik ekonomisine doğrudan müdahale eden bir yapı
haline geldiğini gösterdi.
Peki yapay zekâ müziği ele mi geçirdi, yoksa müzik zaten çoktan kontrolsüz bir üretim alanına mı dönüşmüştü?
Bugün tartışmayı yalnızca yapay zekâ üzerinden kurmak eksik kalır. Çünkü müzik zaten bir bolluk krizinin içinde. Luminate verilerine göre yalnızca 2025 yılında 35 milyondan fazla yeni parça yayımlandı. Bu ölçekte bir üretim, müzik tarihinde daha önce yoktu. Bu, günde yüz binin üzerinde yeni parça demek. Ancak diğer taraftan IFPI ve Luminate verilerine göre dijital dinlenmelerin birim geliri de bir o kadar düşük.
Bu tablo, müzik üretiminin yalnızca estetik değil, aynı zamanda ekonomik bir kriz içinde olduğunu gösteriyor. Çünkü üretim arttıkça gelir artmıyor; aksine, daha fazla üretici aynı pastadan daha küçük paylar almaya başlıyor.
Her dönemde müzisyenler üretim biçimlerinden çok, o üretimden ne kadar pay aldıklarıyla belirlenen bir sistemin içinde var oldular. Bugün ise bu sistem yeni bir evreye giriyor. Üretim maliyeti sıfıra yaklaşırken, üretim miktarı katlanıyor. Ancak gelir aynı hızda artmıyor. Bu da müziği bir bolluk alanına değil, rekabetin aşırı yoğunlaştığı bir gelir daralması alanına dönüştürüyor.
Yani aslında mesele yalnızca yapay zekâ değil. Hatta daha sert söylemek gerekirse, müzisyenin karşı karşıya olduğu sorunların önemli bir kısmı dışarıdan değil, içeriden de besleniyor. Türkiye’de müzik emekçileri uzun süredir düşük ücret, güvencesiz çalışma ve kayıt dışı üretim koşullarıyla karşı karşıya. Pandemi bu durumu görünür kıldı. İşsiz kalan müzisyenler kamusal alanda seslerini yükselttiler. “8 Kasım-10 Aralık 2020 tarihleri arasında 410 müzik emekçisinin katıldığı online anket çalışması ve sınırlı sayıda görüşmeye dayanan”, Selda Dudu ve Evrim Hikmet Öğüt ile birlikte, 8 Kasım–10 Aralık 2020 tarihleri arasında 410 müzik emekçisinin katılımıyla gerçekleştirdiğimiz online anket çalışması ve sınırlı sayıda görüşmeye dayanan “Türkiye’de Müzik Emeğinin Durumu” başlıklı rapor, tam da bu konuya odaklanıyordu. Pandemiden çıktıktan sonra yaptığımız Türkiye’deki tüm kültür emekçilerini kapsayan anket çalışmamıza ise sadece 54 katılım olması, pandemi sonrasında herkesin işine gücüne odaklanarak artık hak mücadelesi vermeye yeniden ne kadar uzak olduklarını gözler önüne seriyordu. Binlerce kültür emekçisine ulaştırdığımız ankete katılımın bu denli az oluşu “Türkiye’de Kültür Emeğinin Durumu Raporunu” yazılamaz kılmıştı. 2025 yılında Kreşendo’nun anket katılımı ve görüşmeler dahil müzik sektöründen yalnızca 371 kişiyle etkileşim göstermiş olması da kafamdaki soru işaretlerinin derinleşmesinin sebeplerinden oldu.

Görüldüğü üzere, pandemi sonrasında tablo büyük ölçüde değişmedi, hatta müzisyenler/ müzik emekçileri pandemi öncesi döneminin de gerisine düştü. Ücret kırma, sigortasız çalışmalar, stüdyo emeklerinin karşılığını alamama gibi sorunlar yeniden ve daha da normalleşti, hatta içselleştirildi. Müzisyen kendi emeğinin değerini ne ölçüde savunabiliyor?
Bu sadece tespitlerden biri. Bireysel olarak hayatta kalmaya çalışan müzisyen, çoğu zaman kolektif hak mücadelesi yürütemiyor. Çünkü günlük yaşıyor. Burada da kimse kimseye kızamıyor, bir şey diyemiyor, dahası, birbirini örgütlemek için enerji de veremiyor. Gelinen noktada ise yapay zekâ tartışması daha da anlam kazanıyor. Çünkü zaten güvencesiz olan bir alanda, emeğin veri haline getirilmesi ve kontrolün daha da merkezileşmesi, mevcut kırılganlığı derinleştiriyor. Dolayısıyla sorun yalnızca dışarıdan gelen bir tehdit değil. Aynı zamanda içeride çözülememiş bir örgütlenme ve hak mücadelesi meselesi. Ve belki de bu yüzden, yapay zekâya karşı verilecek en güçlü cevap yalnızca teknolojik değil, aynı zamanda mesleki dayanışma ve hak bilinci üzerinden kurulacak.
Şimdi, örgütlü mücadele çağrısı ve “hak, hukuk, adalet” propagandasından tekrar meselemize dönecek olursak, konunun yalnızca yapay zekânın müzik üretmesi olmadığını, asıl sorunun kontrol edilemez bir üretim olduğunu ve bunun da hızla arttığını bir kez daha söyleyelim. Özetle: Yapay zekâ bu süreci başlatmadı ama dramatik biçimde hızlandırdı.
Üretim maliyeti sıfıra yaklaştığında içerik -burada içerik kelimesini özellikle kullandığımı söyleyeyim- miktarı katlanıyor. Ama bu duruma “bolluk” demek de tam doğru olmayabilir. Çünkü ortada yalnızca çokluk yok; aynı zamanda seçilme ve görünürlük sorunu var. Bugün sorun müzik üretmek değil; üretilen müziğin dinlenebilir ve görünür olabilmesi.
Dijital platformlarda müzik, sonsuz bir katalog içinde dolaşıma giriyor. Bu katalogda öne çıkmak ise yalnızca müziğin kendisiyle belirlenmiyor. Algoritmalar, editoryal listeler, dinleyici alışkanlıkları ve platform içi etkileşimler belirleyici oluyor. Yani bir parçanın “iyi” olması, onun duyulması için yeterli değil. Bu yüzden üretim artışı doğrudan bir çeşitlilik ya da zenginlik üretmiyor. Aksine, dikkatin sınırlı olduğu bir ortamda görünürlük rekabetini sertleştiriyor. Aynı anda yüz binlerce yeni parçanın yayımlandığı bir sistemde, müzikler çoğu zaman dinlenmeden kayboluyor.
Dolayısıyla mesele üretim kapasitesi değil; erişim, seçilme ve hatırlanma kapasitesi.
Bu başka sorunları da beraberinde getiriyor ve kusursuzluk ayırt edici olmaktan çıkıyor. Çünkü kusursuzluk artık üretilebilir bir standart olarak sahnede. Tekrar edilemezlik ortadan kalkıyor -tıpkı ses kayıt teknolojisinin ortaya çıktığı dönemde olduğu gibi. Ancak bugün yaşanan dönüşüm, kayıt teknolojisinin yarattığı kırılmadan daha ileri bir noktada duruyor.

Walter Benjamin, mekanik çoğaltma çağında sanat eserinin ‘aurasının’ zayıfladığını söyler. Çünkü yapıt, bağlamından koparak yeniden üretilebilir hale gelir. Ses kaydı bu sürecin müzikteki karşılığıydı: performans sabitlendi, tekrar edilebilir oldu. Bugün yapay zekâ ile birlikte ise yalnızca yapıt değil, icranın kendisi çoğaltılıyor. Yani artık aura yalnızca zayıflamıyor; yeniden üretilebilir bir simülasyona dönüşüyor. Bu yüzden mesele artık bir kaydın tekrar edilmesi değil, biricik olanın model haline getirilmesi. Küresel ölçekte müzisyenlerin tepkisi “yapay zekâya karşı olmak” şeklinde değil. İtiraz çok daha net ve somut: Ses ve benzerliğin izinsiz kullanımı, telifli “eserler”le model eğitimi ve kontrolsüz dağıtım.
2024’te 200’den fazla sanatçının imzaladığı açık mektup bu çerçeveyi netleştirdi. Billie Eilish, Stevie Wonder, Nicki Minaj gibi isimler teknoloji şirketlerine açıkça çağrı yaptı: Sanatçıların sesleri, eserleri ve tarzları yapay zekâ sistemlerinde izinsiz kullanılmamalı. Bu çağrı, tartışmayı teknoloji korkusundan çıkarıp asıl konu olan hak mücadelesine dönüştürdü. Bu mücadelenin kurumsal ayağında ise iki önemli yapı var, Human Artistry Campaign ve Artist Rights Alliance. Her iki oluşum da aynı noktada birleşiyor, “Yapay zekâ kullanılabilir. Ama izin, lisans ve şeffaflık olmadan değil”. ABD’de yürürlüğe giren ELVIS Act ve gündemde olan NO FAKES Act gibi düzenlemeler de bu çerçevenin hukuki karşılıkları olarak var.
Türkiye’deki durumda ise estetik tartışmanın sınırlı olduğunu gördüğümüz hukuki bir mesele var.
Yani, Türkiye’de konu daha çok telif ve hukuk ekseninde ele alınıyor. Akademik çalışmalar ve paneller, ses klonlama ve hak sahipliği sorunlarını tanımlıyor. Yer yer bu konular makalelere ve köşe yazılarına da taşıyor. “Müzik nedir, değer nasıl oluşur?” gibi daha derin soruların henüz yeterince tartışılmadığını düşünmemek elde değil. Çünkü mesele yalnızca koruma değil, yeniden tanımlama meselesi. Ancak Türkiye’de henüz müzisyenin tanımının bile yapılamadığını varsayarsak aslında yapay zekânın tehdit oluşturmasına gelinceye kadar epey bir zaman daha geçmesi gerekiyor. Lâkin “yapay zekâ” konusunun aciliyeti de var elbette.
Yapay zekâ teknik olarak müzik üretebiliyor. Ama müzik yalnızca teknik bir üretim değil. İşin içinde ilkokulda hayat bilgisi derslerinde insanın beş duyusu vardır diye anlattıklarını hatırlarsınız. Günümüz bilim insanları ise insan duyularının beş ile sınırlı olmadığını neredeyse ispat etti. Müzik matematiksel, dolayısıyla zamansal, fiziksel, bedensel ve tekrar edilemez olmanın yanı sıra duyularla da ilgili. Yani hiçbir zekâ modelinin bir insanın elinden çıkabilecek müziği yapabilmesinin imkânı yok. Kaldı ki, buna bir de tekrar edilemezliği de ekleyince, imkânsızın da ötesinden bahsettiğimiz kesin. Bir de elbette hata payı var. Müzisyenler gittikleri konserlerde zaman zaman birbirlerinin hatalarını ararlar. Detone çalmak, sürtone olmak, bir enstrümanın solosu daha bitmeden destursuz girivermek vs. ki bunlar da müziğe dahil. Yapay zekâ ise didaktik, istatistiksel, ortalama ve öngörülebilir bir müzik tasarım alanı. En önemlisi de sıfır hata. Salt bu sebeple, hatasız müzik dinlemeye tahammül edemez hale gelmemiz de yakındır.
Bugün milyonlarca parçanın üretildiği bir dünyada yapay zekâ bu tabloya yeni bir şey ekliyor: Üretimi artırmakla kalmıyor, ortalamayı çoğaltıyor.
Asıl soru şu değil mi: Büyük şirketler yapay zekâ müziğini bilinçli olarak mı piyasaya sürüyor? Her ne kadar Spotify hakkında bir takım dosyalar ortaya konulmuş olsa da dosyalar teyitsiz olduğu ya da belki de üzerleri kapatıldığı için bu konuda kesin ve doğrudan bir veriye ulaşamadım “A evet biz bunu yapıyoruz” diyen bir şirket bulmak zor elbette. Ama öte yandan büyük müzik şirketleri lisanssız AI kullanımına karşı dava açıyor, beraberinde ise AI teknolojilerini tamamen dışlamıyor. Bunu ise bir kontrol mücadelesi olarak okumak mümkün.
Burada en kârlı çıkan kuşkusuz, sürekli “görünür” / “duyulur” olmak için üretim yapan ve hatta kimi zaman bunun için üstüne para ödeyen, benim de dahil olduğum bedava işçilerin çalıştığı platformlar. Çünkü daha fazla içerik daha fazla kullanıcı süresi demek. Bu nedenle ortaya çıkan şey bir komplo değil, algoritmik ekonomi. Diğer taraftan, belki görünürlüğünü ispat etmek için ya da onu kullanarak daha fazla dinleyiciye ulaşabilme gücü göstermek için Cüneyt Özdemir kendi alanının dışına taşarak hiç ihtiyacı olmasa da bir albüm bile yapmış olabilir. Ama bu modelin yan etkisi açık: Büyük miktarda “düşük değerli” içerik. Öte taraftan, bugün elektrik kesilse, yapay zekâ yok. Hatta müzik bile yok, tabii akustik enstrümanlar ve icracılar etrafınızda yoksa.
Biz yapay zekâyı bizden bağımsız sanıyoruz. Bazen öyle komplo teorilerinde boğuluyoruz ki ne olduğunu unutuyoruz. Yapay zekâ özerk değil. Veriye, altyapıya ve en önemlisi insan üretimine bağımlı. Ama bu üretimi işlerken yaptığı şey, ortalama insanlar tarafından belirlenmiş ortalamayı, yani çerçevesi belli bir standardı üretmek. Bu ise tüketim ekonomisinin doğal sonucu. Bütün bu tabloya birlikte baktığımızda, mesele yalnızca yapay zekânın müzik üretmesi değil; üretimin, dolaşımın ve değerin yeniden kurulması. Üretim maliyetinin sıfıra yaklaşması, içerik miktarını katlarken, bu üretimin içinden ayırt edilebilir olanı seçmek giderek zorlaşıyor. Kusursuzluk artık ayırt edici bir özellik değil; çünkü üretilebilir bir standart haline gelmiş durumda.
Üretim ekonomisi ise prompt yazabildiğimiz kadar mı acaba? Önümüzdeki yıllarda en güçlü alanın tamamen insan ya da tamamen makine üretimleri değil; hibrit üretimler olacağını düşünüyorum. Hibrit üretime odaklanan uygulamaların çok daha fazla kullanılacağını sanıyorum. Elbette fikirler de değişir. Benimkiler de değişebilir (yani bu yazı sabit bir fikri savunmuyor). Çünkü değişmeyen her şey değişimin kendisidir.
Kaynaklar
Ünal, Recep, “Yapay Zeka ile Ses Klonlama: Müzik Eseri Üretiminde Etik ve Hukuki Sorunlar”, DergiPark, 2025.
“200 Artists Call on AI Developers, Tech Platforms Not to Devalue Music”, Artist Rights Alliance, 2024.
“Musicians Demand Protection Against AI”, The Guardian, 2024.
“AI Song Featuring Fake Drake and The Weeknd Pulled from Streaming Services”, The Guardian, 2023.
“Human Artistry Campaign”, Human Artistry Campaign, 2024.
“Luminate 2025 Year-End Music Report”, Luminate, 2025.
“Unpacking Bandcamp’s AI Music Ban”, Pitchfork, 2025.“
That New Hit Song on Spotify? It Was Made by AI”, The New Yorker, 2025.


