Israrcı bir kalabalık: metnin anlamından ürkerek bedene yönelmek
- Miran Bulut

- 10 Nis
- 16 dakikada okunur
Güncelleme tarihi: 10 May
Görme Tutkusundan Kör Olabilir İnsan'ı ilk gördüğümde henüz provada olan bir bitirme projesiydi. Ben de o dönemde İstanbul Bilgi Üniversitesi Sahne Sanatları Yönetimi bölümünün araştırma görevlisi kadrosuna yeni atanmıştım; provadaydık, işin henüz neye dönüşeceğini bilmiyorduk. O erken haliyle bile ortada net olmayan ama ısrarcı bir his vardı; bir şeyin araştırıldığı, bedenin ve anın malzeme olarak kullanıldığı, bilinen formların bilinçli biçimde kenara bırakıldığı bir arayış.
Mezuniyet sonrası Yunus Emre Şahin ekibi genişletti, profesyonel dansçılar ve
oyuncular dahil oldu. O dönemde provalarında yoktum. Ama iş sahneye çıktığında, değişen ve değişmeyen şeylerin ikisini de hemen tanıdım. Değişen: kadro, ölçek, olgunluk. Değişmeyen: o ısrarcı his. İşin tam ortasında duran, açıklanmayı reddeden ama hissedilmesi kaçınılmaz olan bir şey.

İşin en çok dikkat çeken yanı kalabalığıydı. Türkiye'de tek kişilik oyun furyasının tam ortasında, farklı yaşlardan, farklı arka planlardan on dört kişi sahnedeydi. Bu sadece estetik bir tercih değildi. Sahnenin bugün nasıl daraldığını, kimin için ne üretildiğini, hangi bedenlerin görünür olduğunu ve hangilerinin görünmez kaldığını düşününce, o kalabalık başlı başına bir şey söylüyordu. Türkiye'de sahne sanatları alanının büyük bölümü ya devlet destekli ya da özel sermaye tarafından fonlanan yapılardan oluşuyor. Mekânlar AVM'lere sıkışıyor, üretim giderek daha homojen bir seyirci kitlesine, daha öngörülebilir bir estetik anlayışa doğru çekiliyor. Bu koşullar altında bağımsız ve alternatif üretimler, sahnenin kenarında değil, tam ortasında duruyor aslında. Ama çoğunlukla çok da tanınmadan, ekonomik olarak sürdürülemez biçimde, her seferinde yeni bir dil inşa ederek.
Görme Tutkusu (bundan sonraki kısımda bu isimle anılacak) da tam burada duruyor. Sadece sahnede kurduğu dil üzerinden değil, üretim biçimiyle, birlikte olma haliyle, kurduğu ilişkiler ağıyla. Farklı arka planlardan, farklı yaşlardan gelen bedenlerin tek bir merkez etrafında toplanmadan bir arada durabildiği bir yapı kuruyor. Buradaki kolektiflik homojen bir birlik değil; farklılıkların silinmeden, hatta tam da o farklılıklar üzerinden var olabildiği bir yapı. Ve bu yüzden bu işte politik olan, yalnızca sahnede görülen şey değil, birlikte üretmenin kendisi.
Bu söyleşinin de tam böyle bir noktadan hareket etmesini istedim. Bir dramaturg ve eleştirmen olarak işi "değerlendirmek" ya da dışarıdan tanımlamak için değil; süreç boyunca içeriden biriken soruları ve gözlemleri bir araya gelerek konuşmaya açmak istedim.

Bir süredir şu soruya kafayı taktım: Bugün çağdaş Türkiye sahne sanatlarında gerçekten ne oluyor? Ve bu sorunun cevabının ne dışarıdan ne de sonradan, bu alanın içindeki insanlarla bizzat bugün temas ederek kurulabileceğini düşünüyorum. Çünkü bu alan sadece estetik tercihlerle şekillenmiyor. Kültürel politikalar, ekonomik koşullar ve birlikte var olma biçimleri doğrudan belirleyici. Bu yüzden söyleşiyi bir değerlendirme değil; olan biteni geçip gitmeden yakalamanın bir yolu, bir arşiv olarak görüyorum. Konsept ve koreografiyi tasarlayan Yunus Emre Şahin ile projenin yaratıcı dansçıları Zinnure Türe, Basma Seiba ve Dila Özer’le Görme Tutkusu için buluştuk.
Bitirme projen, Görme Tutkusu, süreç içinde oldukça dönüşmüş bir iş. İlk izlediğim prova ile bugün sahnede gördüğümüz hali arasında ciddi bir değişim var. Ama aynı zamanda başından beri tutunduğun bir imgenin varlığını da biliyorum. Biraz Görme Tutkusu’nun kendine özgü dilinden ve dünyasından, süreç içerisinde değişen ve sabit kalan şeylerin ne olduğundan bahsedebilir misin?
Yunus Emre Şahin: Başından beri tutunduğum bir imge var ama o izleyenler için gizli kalsın istiyorum. İlk motivasyonum o görseli sahnede kurmaktı. Ama sonra asıl ilgilendiğim şeyin bir hikâye anlatmaktan çok prova sürecinin kendisi ve icracılarla kurduğum ilişki olduğunu fark ettim. Bütün performansçılarımı zaten dört yıldır tanıyordum; bu insanların sahnede hiç yapmadıkları bir şeyi araştırmak üzere yola çıktım. İşi teklif ederken de söyledim: "İş hakkında hiçbir şey bilmiyorum ama senin üzerinden bir şey araştırmak istiyorum."
Sonra sadelik ve minimalizm devreye girdi. Ben çok hızlı yaşayan biriyim, yemeği 30 saniyede bitiririm. Kendimi bilinçli bir şekilde yavaşlatmaya başladım; alarm kurdum, gündelik hayatımda küçük durma anları yarattım. Bu deneyimler bana o durma halinin aslında bir tür tutku ile ilgili olduğunu gösterdi. Ve böylece "sekmeler" fikrine geçtim. Arkada YouTube çalarken başka sekmeler açarsın ya. Birine iki saniye bakarsın, yeni sekme açmaya çalışırken yirmi sekme birden açılır, hata verir, reklam çıkar... Böyle bir zihinsel dolaşım sahnede nasıl olur diye merak ettim.
Bu işin bitirme projesi versiyonu tam karşılığını bulamadı, daha çok taslak oldu benim için. İlk versiyonda daha belirgin "highlight"lar vardı; şimdi ise o anların altını seyirci çiziyor gibi hissediyorum. Bir süre sonra kadroyu da genişlettik, farklı yaş gruplarından da performansçılar eklendi ve bu da yapıyı başka bir yere taşıdı.
Bu işi aslında "dans tiyatrosu" olarak tanımlamak istemediğini söylüyorsun. Tanımlayınca ne oluyor sence? Bu kategorilere karşı nerede duruyorsun?
Y.E.Ş.: Bir önceki işimde "deneyimsel performans" ifadesini kullanmıştım. İcracılar prova sürecinde gerçekten bir deneyim yaşıyorlar — buna en iyi örnek Kübra'nın yürüdüğü bölüm. Çünkü sadece sahnede yürümüyor; prova süreci boyunca her gün farklı mekânlarda yürüdü — suyun içinde, Çağlayan Adliyesi'nin önünde, bir partinin ortasında. O yürüyüş sahnede görünenin dışında gerçek bir deneyim taşıyor. Ben seyircinin de benzer bir deneyim yaşadığını düşünüyorum, bunu izleyince. O yüzden aslında bu iş bir şey anlatmaktan ziyade bir deneyim haline dönüşüyor seyirci için.
Ama "deneyimsel performans" etiketini her zaman kullanmıyorum — bazen kısıtlayıcı olabiliyor, insanlar "deneyim ya da deneysel" kelimelerini duyunca uzaklaşabiliyor. O yüzden tiyatrocu birine bunun tiyatro olduğunu söylüyorum, dansçıya dans işi diyorum. O kategorilerin içinde küçük bir tartışma açılıyor.
O zaman bu işte sahnede sadece bir şeyi “icra etmekten” çok, kendinizi de oraya getirdiğiniz bir alan var diyebiliriz. Peki performansçılar olarak siz bu deneyimi nasıl yaşıyorsunuz?
Dila Özer: Çocukluğumdan beri dans ediyorum, yani dans kökenliyim. Ama kendimi hep performansa da yakın bir yerde tuttum. Farklı sanat dallarıyla ilgileniyordum ve dans geçmişim de aslında oldukça karışık — latinden baleye, “street jazz”dan başka alanlara kadar farklı şeyler denedim.

Emre ve Sude ile tanıştıktan sonra dansın benim için sadece hareket etmek ya da “güzel görünmek” olmadığını fark etmeye başladım. Daha önce okulda öğrendiğim şeylerin dışında, kendi alanımı yaratabileceğim bir yer açıldı. Bu da beni çok besledi. Bu işle birlikte, kendi hayatımı, kendi deneyimlerimi sahneye nasıl taşıyabileceğimi daha çok düşünmeye başladım. Hâlâ öğreniyorum ama sanki sahnede sadece bir şey icra etmiyorum; kendimi de oraya getiriyorum.
Basma Seiba: Prova sürecinde ve sahnede benim için de en önemli şeylerden biri bu oldu: O gün neyse, onu sahneye taşımak. Bir şeyi bloklayıp “şimdi bunu oynayacağım” gibi değil; o anki halimle, o günün getirdiğiyle orada olmak. Bu işte bu durum çok daha belirgin. Her seferinde yeniden denediğim, yeniden var ettiğim bir alan gibi.
Bir yandan çok sınırlı gibi görünüyor ama aslında o sınırın içinde inanılmaz bir açıklık var. Küçük bir detayı alıp onu ne kadar açabileceğimi, ne kadar genişletebileceğimi araştırıyorum. Bu da her seferinde yeni bir şey çıkarmamı sağlıyor. Metin olmaması da benim için çok ilginç bir deneyim. Biraz şiir gibi aslında. Daha önce bunu böyle düşünmemiştim ama şimdi sahnede her seferinde o “şiirsel” hali yeniden kuruyormuşum gibi geliyor.
D.Ö.: Ve şunu fark ediyorum: Sahnede sadece beden olarak var olmuyoruz. Bütün insani yanlarımızla oradayız. Bu da hem işi besliyor hem de bizim için gerçekten her seferinde yeni bir deneyim alanı açıyor.
“Artık oyuncu, dansçı, performansçı gibi ayrımlar benim için çok anlamlı değil”
Dans ve oyunculuk arasında farklı beden alışkanlıkları var. Sen dans kökenli biri olarak bu projede oyuncularla kurduğun ilişkiyi nasıl deneyimledin?
D.Ö.: Emre’yle bu oyuna çalışmaya başladığımızda aslında hep ikimizdik. Ve benim yaptığım bölüm, bana göre çok yoğun — içinde kopuşlar, sızılar taşıyan bir sekans. O yüzden başta beni oldukça yalnızlaştırdı.
Sonra alanda başka insanlarla bir araya gelmeye başladık — oyuncular, dansçılar, performansçılar… O noktada aslında yalnız olmadığımı hatırladım. Ama bu da hemen kolay olmadı. İlk başta biraz bununla cebelleştim. Kendimi ötekileştirdiğim, onlardan ayrı bir yerde konumlandırdığım bir dönem oldu.
Prova süreci ilerledikçe ve birlikte daha fazla vakit geçirdikçe, yavaş yavaş onlara ait hissetmeye başladım. Şu an artık oyuncu, dansçı, performansçı gibi ayrımlar benim için çok anlamlı değil. Sadece birlikte var olduğumuz bir alan var.
Hatta şöyle hissediyorum: Sanki birileri bir kapı açıyor ve biz hep birlikte oraya giriyoruz. Ve o anda gerçekten çok şey değişiyor. Dışarıdan bakınca sistemli gibi görünebilir, ama içeride çok güçlü bir akış ve sessiz anlaşmalar var.
Bir şey “yanlış” olsa bile, o an sahipleniliyor, taşınıyor, birlikte dönüştürülüyor. Bu benim için çok besleyici bir şey. Hepimiz -Emre dahil- bu işi gerçekten sahipleniyoruz ve bir şekilde tutuyoruz. Dışarıda herkesin başka hayatları, başka işleri var, ama buna rağmen burada kurulan alan benim için çok kıymetli ve besleyici bir yer.
"Sesimle o anın akışını etkiliyormuşum gibi"
Basma, sen de oyunculuk mezunusun ama aynı zamanda ses ve müzikle de çok yakın bir ilişkin var. Hatta geçtiğimiz ay “Herkes Tek” konserlerinde solo bir performans gerçekleştirdin. Bu projeye de en başta ses tarafında dahil oldun. Görme Tutkusu’nda senin için ses nasıl bir yere oturuyor? Sahnede ritimle nasıl ilişki kuruyorsun?
B.S.: Bu işte ses aslında baştan beri çok belirleyici bir şeydi benim için. Evet hatta Emre ilk başta “ses tarafında da destek olur musun?” diye sormuştu. Çünkü bu işin kendi içinde zaten bir sesi olduğunu düşünüyorduk. Ritminden gelen bir şey… Ve bence gerçekten var bu.
Topuk sesleri, nefesler… Bunların hepsi zaten sahnede kendi dokusunu oluşturuyor. Ben de o dokunun içinde var oluyorum. “Cue”larımı da oradan alıyorum, enerjimi de oradan alıyorum. Hatta Emre bazen “senin ritmin o bölümü belirliyor” der. Gerçekten öyle hissediyorum, sesimle o anın akışını etkiliyormuşum gibi.
Bu da benim için ilginç bir deneyim çünkü bedensel olarak da sese çok bağlıyım. Sanki ses ve beden birlikte çalışıyor gibi. Ayrı şeyler değiller.
Kendi bitirme projemde de sesle çalışmıştım aslında. Orada metin zamanla anlamından kopup bir ritme dönüşüyordu. Bir süre sonra ne söylendiğinden çok nasıl söylendiğini dinlemeye başlıyorsun. Bu da benim için çok ilginç bir deneyimdi.

Görme Tutkusu’nda da benzer bir şey var. Ses her zaman müzik olmak zorunda değil ama ritim olarak var. Nefes, adım, ses; hepsi bir araya gelip başka bir yapı kuruyor. Ben de hâlâ bu işi biraz böyle görüyorum. Belki ileride ses üzerinden daha çok şekillenen bir versiyonu bile olabilir bu işimizin.
“Metnin dramatik yapı kurmak zorunda olmadığı bir alan mümkün mü..”
Emre, senin sahne sanatları eğitimin hem konvansiyonel oyunculuğu, yani metin bazlı performansı, hem de beden odaklı çalışmayı içeriyor. Seni daha çok beden yönüne çeken ne oldu?
Y.E.Ş.: Aslında çok metinci biriyim, önceki işlerim hep metin temelliydi. Bu işte de performatif bir şiir var aslında. Metinle ilgili bir çekincem var: anlam çok güçlü ve her şeyi hızla belirliyor. Metnin dramatik yapı kurmak zorunda olmadığı bir alan mümkün mü diye merak ediyorum. Mesela "çarşamba" kelimesi sadece sesiyle sahnede var olabilir mi? Belki de metnin anlamından korktuğum için önce bedene yöneliyorum. Bu işte hiç kelime kullanmadım — belki bir sonraki işimde birkaç kelime olur.
Peki anlamın sabitlenmediği bir yapıda seyirciyi nasıl konumlandırıyorsunuz?
Y.E.Ş.: Bu iş duyusal bir yere kaymak zorunda — başka türlü seyirciyle bağ kurması çok zor olur. Seyirci sadece "seyirci" konumunda kalırsa çok az ilişki kurabilir; belki yalnızca başlıktan bir şey çıkarır: "Görmeye çalışma çabasından kör olma" gibi kendi esprisini kurabilir. Ama sahnede olan şeyler çok minimal olduğu için asıl ilişki deneyim üzerinden kuruluyor.
Başlangıç çok yavaş. Öksürükler, küçük hareketler, kaşıntılar... Bir noktada seyirci karar vermek zorunda kalıyor: ya izlemeye devam edecek ya da pes edecek. İzlemeyi seçtiği anda o deneyimin içine giriyor — biraz meditasyon yapmak gibi. Artık her şeyi farklı bir duyumsama haliyle algılamaya başlıyor.
B.S.: Seyirci gerçekten bir taraf seçiyor gibi hissediyorum. Oyunun başında o öksürüğe devam mı edecek, yoksa izleyecek mi? Bir şeyi reddetmekle alakalı gibi geliyor bana — o duyguyu yaşamayı, o duyumsal şeyi içine almayı reddediyor. Tabii ki herkes beğenmekle yükümlü değil, ama beğenmeyen de çok daha fazla zaten...
Bugün Türkiye’de sahne sanatlarına baktığımızda, üretimin giderek kurumsal yapılar, sponsor ilişkileri ve seyirci beklentileri tarafından çerçevelendiği; bunun da çoğu zaman hem biçimsel hem de içeriksel bir muhafazakârlık yarattığı bir tablo görüyoruz. Bu bağlamda, Görme Tutkusu sizin için nerede duruyor? Bu işin, hem üretim süreci hem de sahnede kurduğu dil açısından, bu genel manzaraya nasıl bir alternatif önerdiğini düşünüyorsunuz?
Zinnure Türe: Aslında bu projeye sahneyle arama bir mesafe koyduğum bir dönemde dahil oldum. Türkiye’de -hatta genel olarak dünyada- sahne sanatlarının nereye evrildiğini anlamakta zorlandığım, görünürlük odaklı üretimlerin giderek arttığını düşündüğüm bir zamandı. Sosyal medya etkisiyle birlikte, işin niteliğinden çok nasıl göründüğünün öne çıktığı, araştırma süreçlerinin ve birlikte düşünmenin geri planda kaldığı bir ortam hissediyordum.

Benim için sahne sanatları hâlâ yarı kamusal bir alan. İnsanların bir araya gelme, birlikte düşünme ve deneyimleme alanı. Ama bu bilinç giderek zayıflıyor gibi geliyordu. Böyle bir kafa karışıklığı içindeyken projeye dahil oldum. Başta kabul etmeye çok da açık değildim ama Emre’nin bu işe dair kurduğu dünya ve yaklaşımı beni ikna etti. Çünkü burada sadece sahnede ortaya çıkan sonuç değil, sürecin kendisi de çok belirleyici. Provalardan ekip içi ilişkilere, üretim biçiminden dışarıyla kurulan temaslara kadar her şeyde bir özen, bir arayış ve gerçekten birlikte düşünme hali var. Bu benim uzun zamandır profesyonel hayatta çok sık karşılaşmadığım bir şeydi.
Dolayısıyla bu işi benim için politik kılan şey doğrudan sahnedeki içerik değil, üretim biçimi ve tavrı. Nasıl üretildiği, nasıl paylaşıldığı, nasıl bir ilişki ağı kurduğu. Bence bir işin politikliği tam da burada başlıyor.
Aynı şekilde “çağdaş” olma meselesini de burada görüyorum. Sahneye video koymak ya da belli referanslar kullanmak bir işi çağdaş ya da politik yapmıyor. Daha çok, bugün eksikliğini hissettiğimiz şeylerle nasıl ilişki kurduğumuzla ilgili. Bu iş, o eksikliği hissettiğimiz alanlara —birlikte düşünme, özen, eşitlik, araştırma isteği— yeniden temas etmeye çalışıyor. Bir de bu işte sözsüz bir şiir arayışı var. Şiir bugün neredeyse hiçbir işe yaramayan, sistemin kolayca kullanamadığı bir alan. O yüzden şiire yaklaşmak, zaten mevcut düzenin dışında bir yerden bakmayı gerektiriyor. Bu işteki o sözsüz, duyusal yapı benim için tam da böyle bir alan açıyor.
Bu anlamda Görme Tutkusu, bana küçük de olsa alternatif bir dünya ihtimalini hissettiriyor. Kendi içinde bir alan açıyor, hatta bazen kendi çukurunu kazıyor ama o çukurun içinde de başka bir yaşam kurmaya çalışıyor gibi. Ve bu yüzden, başından beri bu işin içinde olmak bana iyi geliyor.
B.S.: Peki, soru aslında şunu da mı soruyor? Sahne işlerinin AVM gibi yerlerde oluyor olması, aslında o mu monotonlaştırıyor ve gelenekselleştiriyor ?
Gelenekselleştirmesinden ziyade muhafazakâr bir hale getiriyor. Tiyatro bir içerik üretimine dönüşüyor — birilerinin zevki için yaptığın andan itibaren muhafazakârlaşıyor.
B.S.: Bizim için de bir muhafazakârlık var aslında burada yaptığımız şeyde — tabii ki o kadar değil. Ama ben seyirci ve icracı ilişkisi anlamında söylüyorum. O ilişkinin biraz daha karışması gerekiyor. Bir plazadaki çalışan da gelip Görme Tutkusu'nu izlese, ben de gidip mesela oradaki oyunu bir anlasam. Biraz daha karışması ve aynı çevrelerden çıkmak gerekiyor. Tiyatroyu biraz herkese ulaşması gereken bir şey gibi hissediyorum. Tercih olmadığı sürece. Çünkü tercihli de olabilir, belli bir kesime de yapılıyor olabilir bence. Sadece bu kısmı üzerine hep düşünüyorum.

Z.T.: Muhafazakârlık dediğimizde o kelime bir egemenlik getiriyor beraberinde. Muhafazakârlıkta bir çoğunluk hali var ve o çoğunluğun ürettiği şeyin doğruluğu üstünden kabul gören bir şey var. Öyle olduğunda seni ittiren ve sıkıştıran bir şeye doğru gidiyor — senin oynayacağın sahne kalmıyor. Seyircine ulaşmanı da engelliyor. Kaynaklar belli, seyircinin de kaynakları belli. Ayda bir oyuna gidebilecek biri var, ama önüne çıkan, gözüne sokulan hep o olduğunda — Beyaz Yaka'ya mesela, eminim izlese çok sevecek — ona ulaşmanı engelleyen bir bariyer haline dönüşüyor.
B.S.: Bence bu çok sistemsel bir mesele. Türkiye’de zaten tam oturmamış, eksik bir yapı var sahne sanatları alanında. Bu da her şeyi etkiliyor. Mesela yurt dışındaki örneklere bakınca — çok kıyaslamak istemiyorum ama — gerçekten birçok şeyin fonlandığını görüyorsun. Burada ise para meselesi başlı başına bir dert. Alternatif bir iş yapmak istiyorsan alan bulmak, görünür olmak zaten zor. Bu da insanı ister istemez belli seçimlere itiyor. Bir de şöyle bir durum oluşuyor gibi geliyor bana: Büyük yapılar ve daha küçük, görünürlük mücadelesi verenler. Bu da çok yapısal bir şey aslında. Umutsuzluğa kapılmak istemiyorum ama… Öyle bir yere sürükleniyormuşuz gibi de geliyor bana.
D.Ö.: Bence bağımsız bir sanatçı olmak artık bizim seçtiğimiz bir şey değil. En azından benim için öyle hissettirmiyor. Şu an hâlâ okuyorum, üniversitenin içindeyim ve o alanın bir parçasıyım. Ama mezun olduktan sonra önümde gerçekten nasıl bir seçenek olacağını bilmiyorum. Türkiye’de kalırsam bu durum beni biraz korkutuyor.
Çünkü sanki iki uç var gibi geliyor bana: Ya bir yapının içine girip, çok da ait hissetmediğim, tatmin olmadığım işler yaparak sektörde kalacağım — belki görünür olacağım, belki “seçilen” dansçılardan biri olacağım. Ya da bağımsız olmayı, yine tırnak içinde, “tercih edeceğim”. Ama bu sefer de bulunduğum insanlarla dayanışarak, birlikte üretmeye çalışarak hayatta kalmaya uğraşacağım.
Ama işin sonunda çok basit bir gerçek var: Para kazanmak ve hayatta kalmak. Ve bunu Türkiye’de nasıl sürdürebileceğimi gerçekten bilmiyorum. Bu da beni korkutuyor. Şu an bu işin içinde olmak beni çok besliyor. Belki şu an büyük maddi kaygılarım yok, çünkü hâlâ öğrenciyim ve başka şekillerde kendimi destekleyebiliyorum. Ama sonrasında ne olacak, kendimi nerede konumlandıracağım, onu bilmiyorum.
Sanırım bu yüzden şu anki hedefim biraz buradan çıkmak. Yurt dışına gitmek, Avrupa’da topluluklarla çalışmak, orada daha sade bir hayat kurabilmek. Çok büyük şeyler değil aslında, temel ihtiyaçları düşünmek zorunda kalmadan, sevdiğim işi yapabileceğim bir hayat. En çok aradığım şey bu.
Yani mesele biraz şu noktaya geliyor: Bir şeyi seçmekten çok, zaten daralmış bir alanın içinde kendine yer açmaya çalışmak. Ve bu da ister istemez üretim biçimlerini, birlikte olma hallerini ve sahnede gördüğümüz şeyi doğrudan etkiliyor.
B.S.: Bence orada şöyle bir şey de var: “egemen” dediğimiz yerde zaten bizim girebileceğimiz bir alan yok. Dolayısıyla aslında seçebildiğimiz bir şey de yok. “Nerede olacağım?” sorusu biraz da yüzleşmek istemediğimiz yer gibi geliyor bana. Çok basit şeylerden bahsediyoruz aslında — ulaşım, yemek yemek. Sevdiğimiz işi yaparak bunları bile karşılayamıyor olmak başlı başına bir sorun. O yüzden “bağımsızlığı seçmek” dediğimiz şey de biraz orayla ilgili. Çünkü zaten var edebildiğimiz alanlar çok kısıtlı ve o alanların içinde de gerçekten para kazanabileceğimiz bir yapı yok.

Ama bir yandan da bu alanlar bizi çok besliyor. Hatta bazen paradan daha önemli hale geliyor bu — ki bu da belki problemli bir durum. Çünkü para kazanmak için hep başka işler yapmak zorundayız. Yan işler olmadan sürdürülebilir değil.
Ama tam da bu yüzden bu işin kendisi başka bir şey söylüyor. 14 kişiyi bir araya getirmek, herkesin gün içinde bin tane farklı iş yaptığı, başka hayatlar yaşadığı bir yerde, zaten başlı başına bir şey anlatıyor.
Y.E.Ş.: Sabah başka bir işte çalışıp akşam provaya gelen insanlar var. Bugün mesela işten çıkıp gösterime gelecek olanlar var.
B.S.: Yani işin kendisi zaten bu koşullardan doğuyor. O kalabalık, o birlikte olma hali… Bunlar zaten politik olarak nerede durduğunu gösteriyor gibi geliyor bana. Seyirci de bence bunu hissediyor.
Y.E.Ş.: Bu çok gelen bir soru gerçekten — işin kalabalık olması. Çıkışta en çok bunun konuşulduğunu fark ediyoruz. Belli ki bu kadar kalabalık bir iş, özellikle bağımsız ve daha “underground” diyebileceğimiz bir alanda alışıldık bir şey değil. Ama bir noktadan sonra bu sorunun kendisi beni biraz sıkmaya başlıyor. Evet, kalabalığın zorluğunu biliyoruz, yaşıyoruz, hâlâ da yaşıyoruz. Ama bunu geçip başka bir şey konuşabilsek keşke. Çünkü sadece buna şaşırıyor olmak bile aslında bir şey söylüyor. Hatta sırf bu yüzden gelen insanlar olduğunu düşünüyorum. “Nasıl bu kadar kalabalık olabiliyor?” diye merak edenler. Ve bu başlı başına politik bir şey bence. Sadece o kalabalığı görmek bile bir şey anlatıyor. Bu bir tercih tabii — nerede durduğumuzla ilgili. Ama aynı zamanda koşulların da bizi getirdiği bir yer. Zaten var olabileceğimiz alanlar çok sınırlı olduğu için, ancak kendimizi hissedebildiğimiz yerlerde kalabiliyoruz. Uzun zamandır şunu düşünüyordum: Sürekli tek kişilik işler yapmak zorunda kalmak… Yer yok, para yok, imkân yok diye herkesin oraya yönelmesi. Bu sanki zamanla “doğal” ve hatta “olması gereken” bir şey gibi kabul edilmeye başlandı. Ve bu durum aslında hepimizi daraltan bir yere sürükledi.
Sanki devam edebilmenin tek yolu, tek başına bir metni alıp onu “iyi” bir şekilde icra etmekmiş gibi bir yere geldik. Bu bana hep çok problemli geliyordu.
O yüzden bu işte kalabalık olmak sadece estetik bir tercih değil. Aynı zamanda bu daralmış üretim biçimine karşı da bir şey söylüyor.
“Şiire yaklaşmak, zaten mevcut düzenin dışında bir yerden bakmayı gerektiriyor”
Z.T.: Böyle bir işin var olması bence insanlara çok net bir şekilde bir şey hissettiriyor: Yapılabiliyor. Özellikle bağımsız bir iş olması bu hissi daha da güçlendiriyor. Bu çok kıymetli.
Ama bu his her zaman rahatlatıcı da değil. Bazen insanı zorlayan bir tarafı da var. Çünkü önünde bir örnek duruyor ve o zaman ister istemez şunu düşünüyorsun: “Demek ki mümkünmüş.” Ve bu da kendi yaptığın ya da yapmadığın tercihlerle yüzleşmeni gerektiriyor. Belki daha güvenli, daha “opportunist” yolları seçmiş olmakla.
O yüzden ben artık bu meseleye biraz farklı bakıyorum. Birkaç sene öncesine kadar ben de sürekli şikâyet eden bir yerdeydim — muhafazakârlık, güncel işlerin eksikliği vs. Ama son bir yılda etrafımda gerçekten çok fazla bağımsız üretim görmeye başladım. Kendi alanını açmaya çalışan, araştıran, dirençle var olmaya çalışan insanlar ve yapılar var.
Dolayısıyla artık kendimizi sadece “kurban” gibi konumlandırmak bana çok anlamlı gelmiyor. Çünkü gerçekten bir şeyler oluyor. Üretiliyor. İnsanlar bunun peşine düşüyor ve sürdürebilmek için çaba harcıyor.
Tabii ki koşullar zor: Mekân sıkıntısı var, para meselesi hep var. Zaten tiyatrodan geçinmek hiçbir zaman kolay olmadı, herkesin bir şekilde yan işleri oldu. Ama buna rağmen üretim devam ediyor.
Hatta bana kalırsa, burada üretilen şey sadece bu alanın içinde kalmıyor. Bu bağımsız üretim alanı bir tür laboratuvar gibi çalışıyor. Burada denenen, araştırılan, birlikte düşünülerek ortaya çıkan şeyler, bir şekilde daha geniş üretim alanlarına da sızıyor. Yani sadece “alternatif” bir yerde durmuyor; aslında bütün yapıyı besleyen bir tarafı da var.
Şu an için en büyük sorun bence İstanbul’da mekân meselesi. Özellikle 50-100 kişilik sahne bulmak gerçekten çok zor. Ama onun dışında ben düşündüğümüz kadar karanlık bir yerde olmadığımızı düşünüyorum.
Ve özellikle bu işin —hem yapısı hem üretim biçimiyle— birçok insana ilham verecek bir tarafı olduğunu düşünüyorum.
"Olmayanın ne olduğunu açığa çıkarıyor aslında varlığıyla"
Z.T.: Evet ve bunun yapılabilirliğini göstermek. Bir de şu önemli: Bunu yaparken teşhirci bir yere düşmeden, sisteme entegre olmaya çalışmadan, işi tamamen bir “business”a çevirmeden üretmeye devam edebilmek. Hâlâ sanatsal üretim derdini koruyabilmek.
Tabii ki bir tarafıyla işin sürdürülebilirliği var, bu tamamen yok sayılacak bir şey değil. Ama bence bu denge çok kritik. Eğer işin yüzde sekseni araştırma, deneme, politik bir derdi koruma hali değil de; yüzde yirmisi bu, geri kalanı “business”a dönüyorsa, orada bir şey bozulmaya başlıyor.
Şu an kültür endüstrisinin dayattığı yerde de böyle bir kandırmaca var bence. O alana kapılmamak gerekiyor. Çünkü alternatif dediğimiz alanın içi de çok kolay boşaltılabiliyor. Bir süre sonra aynı dili kullanıyor gibi görünüp aslında tamamen başka bir şeye dönüşebiliyor.
O yüzden biraz net olmak gerekiyor diye düşünüyorum. Ya o taraftasındır, prodüksiyon mantığıyla çalışıyorsundur, o zaman oradan devam edersin. Ama bu ikisinin arasında, ne tam orada ne burada olan bir formun kimseye çok faydası olduğunu düşünmüyorum.
Asıl mesele, neyi neden yaptığını kaybetmemek.
Y.E.Ş.: Bu söylediklerini düşününce birkaç sitemli şey söylemek istiyorum. Özellikle mekân meselesi üzerinden. Bana çok garip geliyor — belki de yeni mezun olduğum için, bu ilişkileri yeni kurduğum için — ama neden ben iş üreten biri olarak mekân bulmaya çalışıyorum? Aslında bunun tam tersi olması gerekmiyor mu? Bir mekânın varsa, işleri izleyip onları davet etmen gerekir. Bir işin gelip senin mekânında yer bulabilmek için çırpınması değil, o ilişkinin tersinden kurulması gerekiyor. Ama pratikte böyle işlemiyor. Mekânlarla zaten çok zor bir ilişki kuruyorsun, çoğu zaman cevap bile alamıyorsun. Aldığın cevaplar da çok muğlak: “Önce sahnelensin, sonra bakalım” deniyor. Ama sen bana sahne vermezsen ben nasıl sahneleyeceğim o işi? Bir kısır döngü bu.

Ya da sezonun dolu olduğu söyleniyor, ama iş biraz görünür olmaya başlayınca
birden yer açılabiliyor. Demek ki mesele gerçekten doluluk değil. “Proje stratejimize uymuyor” gibi cevaplar geliyor ama o stratejinin ne olduğu da söylenmiyor. Şeffaflık yok. En azından açık bir duruş olsa -“biz şu tür işleri kabul ediyoruz” gibi - insan kendini konumlandırabilir.
Bir de üretici tarafında şöyle bir şey var: Sürekli işin etrafındaki şeyler konuşuluyor. “Çağdaş dans”, “performans”, “kalabalık iş”… Ama işin kendisi konuşulmuyor. Bu da bir yerden sonra sinir bozucu hale geliyor.
Çünkü ben zaten geçinememe meselesini yaşıyorum. Bilet satmanın zorluğunu biliyorum. Bunları her gün konuşuyorum zaten — hatta ailemle bile. Ama sahneye dair konuşmayı hep buraya sıkıştırdığımızda, işin kendisi kayboluyor.
Eğer mesele sadece satmaksa, o zaman zaten başka bir şey yaparız. Daha küçük işler yaparız, daha “kazandıracak” şeylere gideriz. Ama bu işi yapma sebebimiz bu değil.
O yüzden biraz burayı geçip, gerçekten yapılan işin kendisini konuşabilmek gerekiyor.
Z.T.: Bu arada bence seyirci anlamında bayağı iyi gidiyoruz. Orta bir segmentte duruyoruz şu anda. Ama tam da bu yüzden biricik bir yerde.
Çünkü şu an İstanbul’da böyle bir iş yok. Bu kadar kalabalık, bu kadar farklı yaş gruplarından ve farklı arka planlardan gelen insanların bir araya geldiği bir yapı çok nadir. O yüzden bence insanlar bunu gördüğünde gerçekten heyecanlanıyor. Hatta biraz “ağzı sulanıyor” gibi hissediyorum — izlerken ayrı bir coşkuya kapılıyorlar.
Çünkü sahnede gerçekten bir kolektif olma hali var ve bu seyirciye de geçiyor. O hissin sahneden yayıldığını görüyorsun. Seyircide de bir karşılığı oluyor bunun.
Bir yandan da şu var: Şu anda kamusal alan çok daralmış durumda. Bir araya gelmek zor, birlikte hareket etmek zor. Böyle bir ortamda, bu tür işler aslında alternatif bir kamusal alan yaratıyor gibi geliyor bana. İnsanların hissiyatını açığa çıkarabildiği, birlikte deneyimleyebildiği bir alan.
O yüzden bu işin o duyusal tarafı, o kolektif enerjisi bence çok şeye karşılık geliyor. Sadece estetik bir deneyim değil, aynı zamanda bir araya gelme ve bir şeyleri birlikte hissetme imkânı sunuyor.
KÜNYE
• Konsept / Koreografi / Kostüm Tasarımı: Yunus Emre Şahin
• Dış Göz: Leyla Postalcıoğlu
• Yürütücü Yapımcı: Dilara Güçlü
• Işık Tasarımı: Utku Kara
• Ses Tasarımı: Evin Bilgin
• Afiş Tasarımı: Nida Sönmez
• Tipografi: Murat Kök
• Afiş Fotoğrafı: Emre Tarduş
• Işık Tasarım Asistanı: Antep Baysec
• Proje Asistanı / Ses Operatörü: Ali Pars
• Işık Operatörü: Nehir Günüşen
• Yaratıcı Dansçılar: Aslı İçözü, Basma Seiba, Barış Kaan Çapan, Dila Özer, Dilan Yoğun, Ece Çamlı, Gülce Oral, Kübra Gürel, Mihran Tomasyan, Nil Özdil, Savaş Babacan, Selim Cizdan, Zeynep Duman, Zinnure Türe


