top of page
vâveylâ (1)_edited.png
afife çapası

Show of Hands: Bir dinleme pedagojisi

Müzisyenler kendilerini ilmek ilmek ördükleri akışa kaptırmakla, yarattıkları kırılgan ahengi merhametsizce bozmak arasında bir karar anıyla karşı karşıyalar. Deneyimli elleri saniyenin onda biri kadar tereddüt ediyor. Sahneye pür dikkat kesiliyorum. Sanatçıların aralarındaki kaçamak bakışları, son bir içgüdüyle çıkarmaktan vazgeçtikleri sesleri, beden hareketlerinin uyumunu ve yer yer uyumsuzluğunu yakalamaya çalışıyorum. Tek bir sanatçı sahnedeyken ve kompozisyonları tam o anda doğarken, enstrümanlarıyla kurduğu mahremiyete tanıklık ediyormuşum hissi beliriyor içimde. Sesler gözümüzün önünde şekillenip bir akışa dönüşüyor, derken gürültünün müdahalesiyle ansızın darmadağın oluyor. 


Show of Hands: Ramin Sadighi. 17 Nisan, Arter. Fotoğraf: Beyza Yıldırım
Show of Hands: Ramin Sadighi. 17 Nisan, Arter. Fotoğraf: Beyza Yıldırım

Arter’in ev sahipliğinde 15-18 Mart tarihleri arasında gerçekleşen “Show of Hands” festivali, doğaçlama müziğe değer veren müzisyenleri bir araya getirdi. Doğrusu, daha önce konserlerde müzisyenlerin ellerine bu denli odaklandığımı hatırlamıyorum. “Show of Hands” ifadesi İngilizcede aynı zamanda el kaldırarak yapılan oylama anlamını da taşıyor. Gerçekten de doğaçlama, organizatöründen rejisine, sanatçısından seyircisine herkesin bir biçimde dahil olduğu ve çorbada tuzu bulunduğu, sessiz bir mutabakatla adeta oylanarak icra edilen bir müzikal eylem. Ortak bir zaman diliminde kolektif bir sezgiyle vücut buluyor, tartılıyor, sınanıyor ve nihayet onaylanıyor. 


“Benim için doğaçlama, müzikal anlamda, hayata en yakın şey,” diye anlatıyor festivalin organizatörü, İranlı sanatçı ve müzik yapımcısı Ramin Sadighi. “İnsanlar, bilgi birikimleri, geçmiş deneyimleri ya da hayatta karşılaştıkları her ne olursa olsun, daima anında karar verirler. Bulundukları anda ve durumda önceden planlanmış bir eylemden bahsedemeyiz. Daha önce öğrendiklerinden hareketle bir çırpıda eylem veya tepkide bulunurlar.” Fakat doğaçlamayı oluşum sanatından da ayırıyor; sahnede raslantısal olmayan herhangi bir yönlendirmenin bulunmamasının önemini özellikle vurguluyor.


Show of Hands: Tayis Yıldızcı. 15 Nisan, Arter. Fotoğraf: Beyza Yıldırım
Show of Hands: Tayis Yıldızcı. 15 Nisan, Arter. Fotoğraf: Beyza Yıldırım

“Doğaçlama, bir niyetle yapılmadığı için daha saf ve dürüst bir sanat. Müzisyenin daha önce biriktirdiği hazineden beslenir; seyircinin bakışına açıldığı o yerde ve o anda doğar.” Sadighi’nin bir araya getirdiği sanatçıların, farklı enstrümanları kendilerine has biçimde ve tarzlarda kullanması her konseri ayrı ve özgün kıldı. Cazdan rock’a, klasik müzikten etnik müziğe oradan da halk müziğine uzanan, zengin ve çeşitliliği yüksek bir program sunuldu. Tayis Yıldızcı’nın gitarıyla ve pedallarıyla yaptığı açılış hiç kuşkusuz programdaki “en rock” konserdi. İlk kez canlı izlediğim Yıldızcı’nın looper pedallarıyla kurduğu gitar katmanları, Tash Sultana ile post-rock arasında salınıyor. Basit motiflerden ördüğü atmosferik dokulara zamanla distorsiyon ekleyerek yoğunlaşan kompozisyonlar kuruyor. Arka planda ayarladığı ses cihazıyla da yer yer de noise’a meyleden, rahatsız edici olma sınırındaki elektronik gürültü beat’leriyle bu dokuyu kırıyor. Setinin sonunda, seyirciyi de sürece dahil ettiğinde ise gerçek doğaçlama başlıyor. İçimizden biri sahneye davet ediliyor ve Yıldızcı’nın önceden hazırladığı kartlar arasından seçim yapıyor. “Fısıltı” kartı kalkıyor; salona yayılan “fıs fıs fıs”lar gitar sesine karışıyor. Ardından “bağırın” geliyor; bu kez sesimiz yükseliyor, Yıldızcı’nın notalarına doğrudan eşlik ediyoruz. Sahneyle salon arasındaki sınır siliniyor. Açıkçası tahminimden daha zevkli bir deneyim bu.


Simin Tander ve Selen Gülün’ün seti ise programın duygusal zirve noktasıydı benim için. Tander ödüllü bir caz vokalisti. Alman, ama babası Afgan olduğundan dolayı vokallerine Peştuca ve Frasça sözler de katıyor. Sahne hakimiyeti ve zarafeti, keskin, kaotik seslere bir derinlik katıyor. Gülün ise sahnede kâh bir orkestra şefi gibi Tander’in vokalini sarmalayan yeni katmanlar ekliyor, kâh ona cevaplar veriyordu. Özenle birbirini dinliyor ve besliyorlardı.


“Bana göre iyi bir doğaçlama sanatçısı olmanın yolu her şeyden önce iyi bir dinleyici olmaktan geçiyor,” diyor Sadighi. Bunu iki müzisyenin birlikte çaldığı setlerde daha iyi görebiliyoruz. Ama özellikle Tander ve Gülün’ün uyumu çok etkileyici. Sanki yıllardır birlikte sahne alıyormuş hissi veriyorlar. Sadighi, doğaçlama sanatının zorluğuna vurgu yapıyor. “Sanatçıların teknik açıdan son derece donanımlı olması gerekir,” diyor Sadighi. “Yalnızca akademik anlamda donanımlı olmalarından bahsetmiyorum, deneyimli ve geniş bir işitsel repertuara sahip olmaları gerekiyor.” Gerek örüntüleri tanımalılar, gerekse örüntülerin olanakları seyirci karşısında sonuna kadar kullanabilmeliler.  


“Doğaçlayabilmek için kulağı çok iyi olmalı,” diyor Sadighi. “Hayatları boyunca çok fazla şey dinlemeliler ki benim için dinlemek ve duymak iki ayrı şey. Dinlemek, ses toplama kapasitenizi zihninizde görüntülere dönüştürmek demek. Bu yalnızca yıllara yayılan provalarla, pratikle, ve sese maruz kalmayla mümkün.” Tander ve Gülün’ün seti adeta bir dinleme pedagojisine dönüşüyor yalnızca müzikal değil, duygusal anlamda da. Doğaçlamanın doğasına ters düşer gibi görünen bir anda, tüyler ürpertici bir encore için yeniden sahneye dönüyorlar. Müziği tarif etmek çok güç; geriye, içimde adı koyamadığım hisler kalıyor.


Festival boyunca Sadighi’nin neşesi bulaşıcı. Sanatçılarla, seyircilerle tek tek ilgileniyor ve ortaya çıkan müzikten en çok o keyif alıyor. Festivalin bu yedinci yılı, ama dördüncü kez İstanbul’da düzenleniyor. Bu heyecanı nereden geliyor diye soruyorum: “Miles Davis performanslarında seyirciye sırtını dönerdi. Bir gün ona bunu neden yaptığını, seyirciyi hiç mi önemsemediğini sorduklarında ‘asla,’ der, ‘ama unutmayın, ilk dinleyici benim.’ Bu sözler adeta zihnime kazındı. İlk dinleyici olduğunuzda kendinizle dürüst davranmama şansınız yok. Kendinizle dürüst olursanız eğer, mesajınızı müzisyenlere ve seyirciye de aktarabilirsiniz.” 


Show of Hands: Colin Vallon. 17 Nisan, Arter. Fotoğraf: Beyza Yıldırım
Show of Hands: Colin Vallon. 17 Nisan, Arter. Fotoğraf: Beyza Yıldırım

İsviçreli caz piyanisti Colin Vallon’ın seti de aklımda yer edenlerdendi. Piyanonun tuşlarıyla sınırlı kalmayıp enstrümanın tüm imkânlarını devreye sokarak akışı bilinçli biçimde kesintiye uğratan, yönünü sürekli yeniden kuran bir performans sundu.


Festivalin duygusal açıdan en yoğun anlarından biri ise İranlı sanatçılar Ehsan Sadigh ve Roozbeh Fadavi’nin kapanış konseriydi. Ne bütünüyle progresif rock’a, ne caza, ne de folklorik İran müziğine yaslanan; bu türlerin eşiğinde, arada bir yerde gezinen bir ses evreni kurdular. Sadigh, elektrik gitarıyla zaman zaman geri çekilip Fadavi’nin davulunun bir akışa dönüşmesini bekledi. Öne çıktığı nadir anlarda ise yoğun kreşendolarla gerilimi yükselterek müziği adeta dağılma noktasına taşıdı. Ülkeleri bombardıman altındayken katıldıkları bu festivalde, Batı dışından ne kadar çok ilham verici sanatçı çıktığını bir kez daha hatırlattılar bana.


Doğaçlama, festivalin dört günü boyunca bir müzikal pratiğin ötesine geçerek; akış ile gürültünün, düzen ile sapmanın nasıl birlikte var olabileceğine dair ortak bir düşünme sahasına dönüştü. Ne var ki bu yoğun dinleme alanının dışına adım attığınızda, bu koşulların ne denli kırılgan olduğunu fark etmemek mümkün değil. Bu noktada yepyeni bir soru karşımıza çıkıyor: Bu tür bir dinleme pedagojisini ve kolektif özeni mümkün kılan kültürel mekânlar hangileri ve bu mekânları sistematik olarak aşındıran ekonomik koşullar neler?


Show of Hands: Ehsan Sadigh ve Roozbeh Fadavi. 18 Nisan, Arter. Fotoğraf: Beyza Yıldırım
Show of Hands: Ehsan Sadigh ve Roozbeh Fadavi. 18 Nisan, Arter. Fotoğraf: Beyza Yıldırım

Neoliberal sanat alanları ve bir hasım olarak gürültü


Baktığınızda, akış ile gürültü her topluma lazım. İyi işleyen bir toplum her ikisinin alaşımından oluşuyor çünkü. Düzen, biraradalık elbette temel bir gereksinim, fakat genel akışı anlamlı kılan bireysel ve kolektif bir itiraz hakkı. Bir başka deyişle, gürültü, aksatma (bilgisayar diliyle “glitch”), toplumsal karşıtlığı temsil ediyor. 


Ne var ki neoliberalizm bugün, karşıtlığın tasfiye edildiği, dayatmacı bir düzen üzerine kurulu toplumlar yaratma çabasında. Sosyal adaletin köreltildiği, gelir dağılımının giderek açıldığı, eşitsizliğin otoriter rejimlerle yoz bir işbirliği içinde körüklendiği, prekaryanın derinleştirildiği oligarşik bir düzen bu. Özellikle son 20 yıldır şirketler ve iktidarların kamusal olan her şeye göz diktiği bir süreçten geçiyoruz. Hepimize ait kaynakları kendine hak gören, halkı mülksüzleştiren, eylemlerinin doğa ve kent açısından yıkıcı sonuçlarını eğitimle, sporla, sanatla, “branding” ile aklamayı düstur edinen, gayet etkili bir “corporate” anlayışla karşı karşıyayız. Bireysel özgürlüklerin ve kolektif hakların aşındırıldığı, hatta “topluluk” kavramının tehdit olarak görülüp sistemin parçası haline getirildiği bu düzende, gürültü düşman olarak görülüyor.


Bu bahsettiklerimin Show of Hands festivaliyle ne ilgisi var diye soracak olursanız, odadaki file değinmem gerekiyor: Dört gün süren festival boyunca Arter’in 250 kişilik şahane performans salonu büyük ölçüde boş kaldı. Yalnızca Cumartesi akşamı salonun üçte biri dolabildi. Üstelik gelenlerin önemli bir kısmı da yabancıydı. Peki, neden?


Show of Hands: Arter. Fotoğraf: Beyza Yıldırım
Show of Hands: Arter. Fotoğraf: Beyza Yıldırım

Deneysel doğaçlama müziğin sınırlı bir dinleyici kitlesine hitap ediyor, şüphesiz. Bu festivallerin ölçütünü katılan kişi sayısıyla belirlemek bu nedenle yanlış olur. Ayrıca, İstanbul’un çalışma temposunun yoğunluğu, trafiği, seçeneklerin fazlalığı etkinlik düzenleyen her kurum için rutin birer zorluk. Öte yandan, sosyal medya duyurularının hedef kitleye ulaşmaması ya da eğitim videolarının izleyici çekmemesi gibi gerekçeler öne sürülebilir ve bunların hepsi bir ölçüde doğru olabilir. Her halükarda, kurumda çalışan kültür-sanat profesyonellerinin ellerinden geleni yaptığını düşünüyorum. Buna rağmen, 20 milyonluk bir şehirde orta büyüklükte bir salon dolmuyorsa, ortada bir sorun olduğu aşikâr.


Bilet fiyatlarının yüksekliği elbette sorunun bir boyutu. Ancak baktığınızda, Koç Grubu yıllık ücretleri on binlerce doları bulan Türkiye’nin en pahalı okullarına ve üniversitelerinin kontenjanlarını doldurmakta zorlanmıyor. Elbette konservatuvar öğrencileri davet edilebilir, bu kadar çok virtüözü bir arada görme fırsatından yararlanabilirlerdi. Ama ne büyük bir tezattır ki Koç’un eğitim kurumlarına milyonlarca lira harcamaya hazır ailelerin sayısı az değilken, böyle bir etkinlik için bilet alabilecek kitle çok daha sınırlı kalıyor. 


Mağazanızda buzdolabı, rafinerinizde motorin, okullarınızda diploma satabilirsiniz; ama gelin görün ki kültür-sanat, bilet satmaktan ibaret bir üretim alanı değil. Burada neoliberal düzenin karşılıklı faydaya dayalı ilişkilenme biçimi sığ kalıyor. Zira kültür-sanat izleyicisi sizden bir müşteri ilişkisinin ötesinde, bir yurttaşlık hukuku kurmanızı bekliyor. Terry Eagleton’ın tarifiyle (ve Berrak Göçer’in çevirisiyle) “kültür, her birimizin bağrında gömülü olan kolektif kendiliği özgürleştirerek bizi siyasal yurttaşlığa hazırlayan bir etik pedagoji biçimidir.” Yani geçmişi ve geleceği olan bir zaman düzleminde, bireylerin aktif katılımıyla mümkün kılınabilir. 


Buradaki kilit kelime “etik,” çünkü öznelerle kurulan bağ, kültürel etkinlikleri ve sanatı anlama, onlardan haz duyma vasıflarının kolektif bir biçimde geliştirilmesiyle bir anlam kazanıyor. Bu da küçük yaşlardan itibaren merakla, tutkuyla, sabırla örülen ve alışkanlığa dönüşen bir bağ. Aynı zamanda politik bir bağ, çünkü eyleyicilik gerektiriyor. Anlık arzularının tatmini nereyi gösteriyorsa pusulasını o yöne çeviren pasif ve edilgen müşterilerle salonlarınızı ancak bir yere kadar doldurabiliyorsunuz.


Koç, Eczacıbaşı, Sabancı, Borusan ve diğer irili ufaklı holdinglerin verdikleri desteğin kültürü, sanatı ve eğitimi “etik” bir kamu hizmeti olarak görmesi gerekliydi. Ne içinde bulundukları “corporate” mantık buna izin veriyor ne de, açık konuşmak gerekirse, yöneticilerinin geçtikleri tedrisat. Yurt dışında özel müzeler, galeriler veya okullar tabii ki var, ama özel oldukları kadar özerkler. Her zamanki gibi Türkiye’de yöneticiler bu modellerin sadece işlerine gelen yönlerini uyguluyorlar, kâr amacı gütmeyen vakıflara sunulan avantajlardan olabildiğince yararlanıp kamusal faydayı PR’larına yaradığı kadar gözetiyorlar.


Kolektif bir deneyimi bir “branding” çalışmasına indirgemek, tıpkı doğal kaynakları markalaştırma hevesindeki gibi kamu yararını gasp etme ve tekelleştirme içgüdüsü taşıyor. Sistem onları o kadar zengin yapıyor ki devasa koleksiyonlar biriktiriyorlar, görkemli müzeler ve salonlar inşa ediyorlar, olabilecek en yetkin profesyonelleri istihdam ediyorlar. Ancak bunu yapmalarını sağlayan zenginlik öylesine adaletsizce dağıtılmış, öylesine bir yoksullaşma pahasına elde edilmiş ki etkinliklerine ilgi gösterebilecek, kültür ve sanata merak duyan kitle, bir konsere gitmeyi düşünmek şöyle dursun, günümüz koşullarında geliriyle ancak hayatta kalmakla meşgul olabiliyor.


Toplumu aksatan, düzeni sekteye uğratan fikirler ve uğraşlar kültür-sanatın oksijeni. Toplum, âna müdahale ve mevcut düzeni değiştirme çabasından yoksun bırakıldığında, adil bir kültür-sanat alanı ummak güç. Özgürlük, ritme uyan değil; yeri geldiğinde ondan sapan, onu bozan, dönüştüren ve yeni bir ritmi mümkün kılan bir tutumdur zira. Oksijeninden mahrum bırakıldığında, elde yalnızca yapay, sentetik bir kültür-sanat alanı kalır. Etkinlikler tutkulu topluluklarla bir araya gelme arzusundan ziyade, dostlar alışverişte görsün ve faaliyet raporları dolsun diye planlanırsa, o zaman iktidara hizalanma ihtimaline ve sansüre karşı da daha savunmasız hale gelirsiniz.


İyi işleyen toplumlarda insanlar gerekli gördüklerinde akışa müdahale ederler, tıpkı doğaçlama müziğindeki gibi. Buna kimi zaman dayanışma, kimi zaman grev, kimi zaman boykot, kimi zaman sansürsüz eleştiri deriz. Bu müdahaleler 1 Mayıs’ta, Onur Haftası’nda, 8 Mart’ta karşımıza çıkar. Gezi’de, iş cinayetlerine karşı tepkilerde, termik santrallerin ve üniversite kampüslerinin kamusal orman alanlarına inşa edilmelerine karşı itirazlarda, mahallelerde yaşayanları yerinden eden kentsel dönüşümlere yönelik direnişlerde büyür, yeşerir. İşte o zaman kültür-sanat bir estetik, tartışma ve buluşma alanı olarak bir anlam kazanır.


Show of Hands: Simin Tander ve Selen Gülün. 15 Nisan, Arter. Fotoğraf: Beyza Yıldırım
Show of Hands: Simin Tander ve Selen Gülün. 15 Nisan, Arter. Fotoğraf: Beyza Yıldırım

Simin Tander ve Selen Gülün’ün sahnedeki devinimlerini zihnimde bu çağrışımlarla izliyorum. Sesleri ve bedenlerini akışa bırakma biçimleri asenkron bir uyum sunuyor seyirciye. Daha önce birlikte sahne almamış olmalarına inanmak güç. Tander birçok dilde söz söylüyor. Arada Farsça işitir gibiyim, ana dili Peştuca da olabilir bu. Birkaç mısra TS Eliot’ın Burnt Norton şiirinden okuyor:

“Durağan noktasında dönen dünyanın; Ne ten ne tensizlik; Ne bir yerden ne bir yere; durağan noktada, ordadır raks.” (Çeviren: Suphi Aytimur)

Usulca akışı durduruyor Tander, yeri geliyor olağanüstü sesini bir enstrüman gibi kullanıyor, yeri geliyor fısıldıyor, nefesini üflüyor. Gülün, Tander’in vokaline cevap veriyor, kâh onu tamamlayarak kâh akışını aksatarak. Alıştığımız estetik anlayışıyla kavramakta zorlandığımız yer yer tekinsiz bir diyalog bu. Uyumun yitip geri kazanıldığı, uyumsuzluğa rağmen veya uyumsuzlukla beraber bir ahenge tutunulduğu bir ses birlikteliği bu. Gerçek hayattaki gibi gürültünün varlığının inkâr edilmediği, bir artı değer olarak görüldüğü ve onunla birlikte bir uyumun, beraberliğin, estetiğin veya toplumun -adına ne dersek diyelim- mümkün kılındığı bereketli topraklar burası. Performansın sonlarına doğru Gülün, Oruç Aruoba’dan sözler tekrarlıyor: “Dünya belki de kocaman gürültüdür sadece.” Bir sutra gibi ansızın beliriyor bu sözler. Simin yüzünde bir tebessümle eşlik ediyor onlara, sessizliğiyle sesini katıyor sanki. Gülün’ün sesini giderek yumuşatarak, neredeyse fısıltıyla tekrarladığı bu sözler yiterken zihnimde bir mantraya dönüşüyor. “Dünya belki de kocaman gürültüdür sadece –zamanı gelince– su-sa-cak.”









bottom of page