Temkinli eleştiri, idareten eleştiri
- Begüm Özden Fırat

- 15 Oca
- 7 dakikada okunur
Güncelleme tarihi: 5 gün önce

Birkaç yıl önce, 1967-1970 arasında Türkiye’nin dört bir yanında ortaya çıkan köylü toprak işgal hareketleri üzerine çalışırken Devrimci Ankara Sanat Tiyatrosu tarafından sahnelenen Toprak adlı oyundan haberdar oldum. 1975’te Maraş’ın Pazarcık Ovası köyündeki toprak işgallerine Aydınlık ekibiyle birlikte destek veren Erkan Yücel’in kaleme aldığı bu oyun hakkında ne kadar uğraşsam da kapsamlı bilgiye ulaşamadım. Ta ki Özgür İnsan dergisinin Eylül 1976 sayısında Ayşegül Yüksel tarafından kaleme alınmış Toprak üstüne başlıklı eleştiriye denk gelene kadar. Yazı, "slogancı" tiyatro akımının bir örneği olduğunu düşündüğü Toprak’ın her sahnesini detaylı biçimde aktarıyor; oyunu sergilendiği mekânla (Gençlik Parkı Amfi Tiyatrosu) kurduğu ilişkiden izleyiciden beklentisine kadar farklı düzeylerde çözümlüyordu.
Oyun hakkında hiçbir bilgiye sahip olmayan bir araştırmacı için bu ayrıntılı betimleme ve analiz, eşi bulunmaz bir kaynak. Ancak beni en çok etkileyen metnin, oyunun biçimsel ve içeriksel sorgulamasını devrimci strateji tartışmasına da bağlayan keskin eleştiri diliydi. Uzun zamandır bu kadar iyi bir eleştiri yazısı okumamış olmanın verdiği heyecanla kendi araştırmama döndüm, yazıyı benim için bu denli iyi yapan şeyin ne olduğunu da sık sık düşündüm. Mesele, eleştirmenin mahareti kadar, 1970’lerde adına "sol kamusallık" diyebileceğimiz bir tartışma ortamının varlığıyla ilişkili olmalıydı. Kafamda dolanan "Neden uzun zamandır böylesine iyi bir eleştiri yazısı okumadım?" sorusu da sanıyorum böylesi bir kolektif düşünme ortamına duyulan ihtiyaç ve özlemle ilgiliydi.

Bu girişi, “Türkiye’de niçin kültür-sanat eleştirisi yok?” türünden retorik bir soruya yanıt aramak için yazmadım. [1] Geçmişin "iyi" eleştiri pratiklerini bugünkülerle kıyaslamak gibi bir derdim de yok, yanlış anlaşılmasın. Muradım, son yirmi yılın toplumsal ve siyasal dönüşümlerini merkeze alarak günümüzde eleştiri müessesesini yeniden düşünmeye yönelen tartışmalara katkı sunmak. Bu çerçevede, farklı disiplinlere dağılmış, henüz merkezi ve kamusal bir tartışma başlığı olarak yerleşmemiş olan “eleştirinin eleştirisi” literatürüne yaslanıyorum. Bu nedenle, önce söz konusu tarihsel dönüşümün yapısal dinamiklerini tartışan güncel yazıları kısaca değerlendirmek istiyorum.
Bulabildiğim güncel yazılar, eleştirinin ortadan kalkmasından ziyade eleştirinin eleştirelliğini kaybetmesinin (tanıtım ya da promosyon yazısı haline gelmesi, olumlayıcı ve güzel hikâye odaklı olması, prestijini yitirmesi) nedenlerini anlama peşinde.[1] Birçok metin, bu gerilemede en önemli etken olarak neoliberal kültür politikalarını ve sanatın finansallaşmasını gösteriyor. Buna göre, sanat üretimi eskisine göre derinleşen piyasa ilişkisi içinde konumlanıyor ve eleştiri uğraşı da bu ilişkiden tamamen bağımsız değil. Eleştirinin, kurumların ve piyasanın beklentilerine göre şekillenmesi (örneğin jüri, oylama, trend belirleme mekanizmaları) özerk eleştiri alanının altını oyuyor. Kurumsallaşmış ilişkilerden ziyade yakınlık ağlarıyla şekillenen alan içerisinde, sanatçı–eleştirmen–kurum üçlüsünde çıkar ilişkilerinin belirginleşmesi de eleştirmenlerin konumunu “eskiye göre” daha kırılgan hale getiriyor. Bu bağlamda, üretim, sergileme ve pazarlama döngüsünün bir parçası hâline gelen eleştirinin “onaylama” ya da “marketing” işlevi öne çıkıyor.
Literatürde eleştirinin zayıflamasının bağlantılı bir diğer nedeni olarak kültürel ve teknolojik dönüşümlerle eleştirinin mecrası ve kamusal dolaşım kanallarının değişimi gösteriliyor. Eleştiri yazısı formatının hızla tüketilen kültür ortamına uyum sağlamak zorunda kalması, uzun soluklu ve derinlikli metinlerin önünü tıkayan tekno-kültürel bir değişim olarak görülüyor. Nergis Abıyeva böylesi bir kültür-sanat ortamında, eleştirinin, sanatsal üretimi sağaltıcı ve olumlayıcı bir pratik olarak görülmesinin “toksik pozitiflik” diline büründüğünü ileri sürüyor.[2] Emre Yeksan, “kanaatler toplumu”, “mutabakat ilkesinin egemenliği” ve “kapitalist gerçekçilik” gibi kavramlarla sanat alanının işleyişinin çatışmadan çok konsensüse dayandığına işaret ediyor.[3] İpek Duben ise sanatçı röportajlarının yaygınlaşmasından hareketle eleştiri uğraşının eleştirellikten istifa ederek risk almayan bir formata kavuştuğunu dile getiriyor.[4]
Bu analizlerin çoğuna katılarak bu yazıda politik kutuplaşma ve toplumsal kamplaşmaya dayalı siyasal hegemonyanın yalnızca kültür-sanat üretimini değil, eleştirel düşüncenin koşullarını ve dilsel sınırlarını da belirlediğini ileri sürüyorum. Bununla birlikte piyasalaşma dinamiklerinin derinleşmesiyle prekarlaşan kültür-sanat emeğinin düşünsel olarak da kırılganlaştığını vurguluyorum.[5] Derdim çubuğu biraz da "bize" bükerek düşünmek. [6] "Kültür savaşı"nın kamplaştırıcı etkileri, devlet şiddeti, sansür ve cezalandırma pratikleriyle birleştiğinde kültür üreticileri kendi "mahallesine" kapanıyor; eleştirinin nefes alanı gittikçe daralıyor. Diğer yandan, sanat emeğinin prekarlaşması kültür-sanat üretiminin ve eleştirisinin "çıtasını" hayatta kalma düzeyine indiriyor. Bu iki eğilim, temkine ve idare etmeye dayalı, eleştirel kapasitesi sınırlanmış bir düşünsel ortam yaratıyor. Kültürel alanın politik kutuplaşma ve ekonomik prekarlaşma baskısı altında, eleştirel düşünce hem zeminini hem de derinliğini kaybediyor. Bu durum eleştirinin eleştirelliğini kaybettiği düşünsel bir ortam yaratıyor. Eleştirinin içkin düzeyde, yapıtın biçimsel, estetik, imgesel ve kavramsal dinamiklerini değerlendirme kapasitesi zayıflarken, aşkın düzeyde -yani politik ve moral değerler alanında- aşırı bir yoğunlaşma görülüyor. Eleştiri politik olarak ihtiyatlı, etik olarak da korumacı hâle geliyor; biçimsel cesareti, düşünsel derinliği ve kamusal ifade kapasitesi zayıflıyor.
"Kültür savaşı", siyasal iktidarın özellikle 2010 referandumu ve Gezi ayaklanmasını takiben kimlik ve hayat tarzı çatışması üzerinden gündelik hayatı düzenleyen ve kültür-sanat alanını tahkim ve tanzim etmeye yönelen söylem ve eylemlerini tanımlayan bir ifade. Kültür, AKP açısından, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 2017’de dile getirdiği gibi, hakiki bir iktidar meselesi. Bu doğrultuda kültürel üretim alanını, alana özgü sermaye ve kurallarla oynayarak içeriden değiştirmekten ziyade, dışarıdan "polisiye" hamlelerle düzenlemeye ve yönetmeye dayanan bir strateji izlendi. Böylesi bir ortamda, kültür savaşı terimi AKP’nin "intikamcı" kültür ve sanat politikalarının değerlendirilmesi için oldukça elverişli bir kavram hâline geldi. Bu savaşın alanın düşünsel ve eylemsel sınırlarını nasıl belirlediği, dilini ve örgütlenme biçimini nasıl şekillendirdiği üzerine kafa yormamız gereken güncel meseleler arasında. Emeğin prekarlaşması ise "kültür savaşı" koşullarını ve dilini içselleştiren kültür-sanat alanı içerisinde eleştirel düşünceyi iyice güçten düşürüyor. Piyasa dinamiklerinin etkisi mali desteklerin dağıtımındaki keyfiyet, piyasa ya da yargı eliyle cezalandırma, sansür gibi uygulamalarla birleştiğinde, kültürel ve sanatsal üretim zor şartlar altında bir tür hayatta kalma biçimine dönüşüyor. Farklı cezalandırma yöntemleriyle disipline edilen ve hizaya sokulan prekar sanat ortamında üretebilmenin kendisi bir "mertebe" hâline geliyor. Elinden gelenin en iyisini yapmak yahut olduğu kadarını yapmaya devam etmek üretimin şiarı hâline geliyor.
Kültür savaşı ve prekarlaşma dinamikleri, "muhalif cenahın" kendi mahallesine kapanmasına yol açan ve kendi alanına hizalayan güçlü bir etki yaratıyor. Emre Tansu Keten, içinden geçtiğimize benzer siyasi yenilgi dönemlerinde muhalif kesimlerin kültürel alana doğru çekildiğini söylüyor.[7] Böylesi zamanlarda ortaya çıkan kültürel ürünler, söz konusu politik "yenilgiyi" hem biçimde hem de içerikte taşıyor. Keten, örnek olarak Gezi sonrasında Ot ve Bavul gibi dergilerin ve Kadıköy menşeli müzik gruplarının popülerleşmesinde bu yenilgici dil ve içeriğin belirleyici olduğunu ileri sürüyor. Bu anlamda "kültüre ricat" kültürel biçimlere ve ifade tarzlarına geri çekilmek kadar belirli semt ve muhitlere, yani mekânsallaşmış hayat tarzlarına kapanmayı da ifade ediyor. Zira bu tür yakınlık, benzerlik ve güvenlik alanlarına ricat etmek "ortamın" hayatta kalmasına imkân veriyor. Ancak siyasetten kültüre doğru yönelen bu geri çekilme, ana akımla eleştirel olanın sınırlarını incelten bir tür "yakınlık odası"na dönüşme riskini de barındırıyor.
Kültür savaşı ve piyasalaşma ile tahkim edilen kültür sanat ortamında eleştiri yazınında iki eğilim belirgin hâle geliyor. İlki, ‘temkinli eleştiri’ diyebileceğimiz bir tutum. Kültür savaşının kutuplaştırıcı mantığı, eleştiriyi ‘şimdi zamanı değil’ refleksiyle düşünmeye, sakınmacı ve korumacı bir pozisyon almaya sevk ediyor. Politik gerilimin yoğunluğu, eleştiriyi biçimsel ve estetik ölçütlerden ziyade konum ve niyet değerlendirmelerine yöneltiyor. Böylece eleştiri, varsayılan politik yakınlığın sınırları içinde kalan, "bizimkine kıyamayan" bir dile bürünüyor. Temkinli eleştiri; çatışmadan kaçınan, tarafların hassasiyetlerini gözeten ama bu temkin nedeniyle kendi eleştirel gücünü törpüleyen bir biçim alıyor.
İkinci eğilim ise baskı ve prekarlaşma koşullarında ortaya çıkan "idareten eleştiri" tavrı. Ekonomik kriz, kültür alanındaki kırılganlık ve kültür üreticilerine yönelik açık ya da örtük saldırılar eleştirinin "çıtasını düşürüyor."[8] Verili koşullar altında sanatsal üretim yapmanın kendisi başlı başına değerli bulunuyor; bu da eleştiriyi biçimsel ya da düşünsel risk almaktan uzaklaştırıyor. Eleştiri, eseri ya da pratiği tartışmak yerine üretim koşullarını "mazeret" olarak öne sürüyor; sonuçta bir tür "halden anlama"ya, hatta "incitmemeye" dönüşüyor. İdare etme eleştirisi, işin gücünü tartmak yerine, koşulların ağırlığını tartan bir söylem üretiyor; estetik zayıflıkları “ama şartlar malum” diyerek geçiştiriyor. [9]
Bu durumun yalnızca kültür-sanat eleştirisiyle sınırlı olmadığının altını çizmem gerekiyor zira politik baskı ve kutuplaşma, eleştirinin toplumsal zeminini bütünüyle aşındırıyor. Bugün "kendi mahallemize" eleştiri yöneltmek neredeyse imkânsız hâle gelmiş vaziyette. CHP belediyelerinin yerel politikalarının eleştirisinin ertelenmesi veya bağımsız gazeteciliğin “zaten hayatta zor kalıyorlar” diyerek eleştiriden muaf tutulması aklıma gelen ilk örnekler. Böylesi ihtiyatlı bir tavrın düşünsel derinliğin önüne geçtiği bir ortamda, eleştirel düşünce yalnızca sansürün değil, içeriden gelen "kendine benzeri koruma" refleksinin de kuşatması altına giriyor. Alternatif medya kanallarında tartışmalar siyasal gündemin nabzına takılıyor, olayların arkasındaki yapısal, tarihsel ya da düşünsel düzlemlere nüfuz eden eleştirel faaliyete neredeyse yer kalmıyor. Oysa tam da bu dönemde, eleştirinin "şimdi"den bağımsız bir düşünme eylemi olarak icat edilmesi gerekiyor çünkü eleştiri olmadan yalnızca politika değil, kültürel üretim ve etik tahayyül de kısırlaşıyor.
Demem o ki eleştirinin eleştirelliğini yitirmesi ne bireysel bir zayıflık ne de geçici bir düşünsel durgunluk. Bu, kültür savaşının ve prekar emek rejiminin kesişim noktasında ortaya çıkan tarihsel bir düşünsel ortam. Bu durumu harladığını düşündüğüm son ve belki en önemli etken ise politik kutupların dışında yahut ötesinde kalan otonom alanların -başta sol siyasetin ve sol kamusallığın- kendi üzerine çökmüş olması. Eleştiri, ancak kamusal karşılaşmaya ve kamusal bir dile sahip olduğunda yeşerebilir. Oysa bugün, siyasetin iki kutup arasında sıkıştığı, bu kutupların dışında kalan örgütlülüklerin, kurumların ve aşağıdan mücadele biçimlerinin geri çekildiği bir dönemde yaşıyoruz. Böyle bir ortamda, eleştirinin hem ayağını basacak zemini hem de sesini duyacak kamp dışı kulakları kalmamış gibi görünüyor. Eleştiri yalnızca söyleyecek sözünü değil, kendi zeminini ve muhatabını da kaybediyor.
Başa dönecek olursak, bugünün potansiyel özerk zeminleri geçmişin sol kamusallıklarına benzemeyecektir elbette. Ancak kendi dönemimizin koşullarında, ortak bir derdi, tahayyülü ve sorumluluğu paylaşabileceğimiz yeni alanların kurulması, olası bir başlangıç gibi görünüyor.[10]
[1] Örneğin, Nergis Abiyeva “‘Türkiye’de eleştiri yok!’mu?”, https://abiyevanergis.blogspot.com/, Cem Erciyes, “Eleştiri var mı yok mu?”, https://www.gazeteduvar.com.tr/elestiri-var-mi-yok-mu-makale-1531827, Cem Erciyes, “Eleştirinin eleştirisi meselesi ve bir vaka”, https://artigercek.com/makale/elestirinin-elestirisi-meselesi-ve-bir-vaka-316864, Ali Artun, “Eleştiri Krizi”, https://www.e-skop.com/skopbulten/elestiri-krizi/1348, Ali Artun, “Eleştiri Neyi Eleştirir?”, Ebru Yetişkin, “Talimsiz ve Terbiyesiz: Türkiye'de Güncel Sanat Eleştirisi Nasıl Yeşeriyor?”, https://www.academia.edu/7845877/Talimsiz_ve_Terbiyesiz_Türkiyede_Güncel_Sanat_Eleştirisi_Nasıl_Yeşeriyor, Ebru Yetişkin, “Şikayetim Yaratana: Çağdaş Sanatta Eleştiri ve Eleştirmenlik Neden bir Bilgi Sorunudur?” https://www.academia.edu/3234588/Sikayetim_Yaratana_Cagdas_Sanatta_Elestiri_ve_Elestirmenlik_Neden_Bir_Bilgi_Sorunudur
https://www.e-skop.com/skopbulten/elestiri-neyi-elestirir/1048, Bor Sanat’ta gerçekleştirilen “Türkiye Kültür-Sanat Ortamında Eleştiri Kültürü ve Üslubu” açık oturumu kayıtları için: https://argonotlar.com/turkiye-kultur-sanat-ortaminda-elestiri-kulturu-ve-uslubu-tartisildi/
[2] Nergis Abiyeva, “‘Toksik pozitivite’ çağında sanat eleştirisi” https://argonotlar.com/toksik-pozitivite-caginda-sanat-elestirisi/
[3] Emre Yeksan, “Hiper-etkileşimlilik çağında sinemanın ve eleştirinin sefaleti”, https://yeksan.substack.com/p/hiper-etkilesimlilik-cagnda-sinemann-ve?triedRedirect=true,
“Vasatlaşmanın sistematiği 1 - Durum tespiti” https://yeksan.substack.com/p/vasatlasmann-sistematigi-1-durum-tespiti?triedRedirect=true, “Vasatlaşmanın sistematiği 2 - Mutabakat ilkesi”, https://yeksan.substack.com/p/vasatlasmann-sistematigi-2-mutabakat?triedRedirect=true
[4] İpek Duben’le söyleşi, “Türkiye’de sanat eleştirmenliği: Yukarı tükürsen bıyık, aşağı tükürsen sakal” https://www.agos.com.tr/tr/yazi/16978/turkiyede-sanat-elestirmenligi-yukari-tukursen-biyik-asagi-tukursen-sakal
[5] Benzer bir çerçeve için: Kültigin Kağan Akbulut, “Yeni medya ve kutuplaşma çağında eleştiri” https://t24.com.tr/k24/yazi/kultur-sanat-ve-kutuplasma,2059
[6] KIRIK’ın düzenlediği “Kültür Belası: Kurumlar, Hayat Tarzı ve Kutuplaşmanın Ötesi” tartışma serisinin muradı şöyle tarif ediliyor: “Sıkıştırıldığımız mahallelere, taraflara, toplumsal mücadelelere eleştirel ama yapıcı bir gözle bakacağımız, içerisinde ya da etrafında ürettiğimiz kurumlara mesafelenerek, ötesini birlikte hayal edeceğimiz buluşmamıza davet ediyoruz.”. Tüm tartışma kayıtları şurada: https://kirik.online/kultur-belasi-kurumlar-hayat-tarzi-ve-kutuplasmanin-otesi/
[7] Emre Tansu Keten, “Muhalif Cenahta Kültüre Ricat: Kültürel Hegemonya, Kültürel Mücadele, Kültür ve Siyaset”, https://www.youtube.com/watch?v=WzskfdCxglc
[8] Burada Nilüfer Kuyaş’ın “18. İstanbul Bienali'nden izlenimler: Bir vicdan meselesi” başlıklı yazısından ilham alıyorum: https://www.k24kitap.org/18-istanbul-bienalinden-izlenimler-bir-vicdan-meselesi-5405
[9] Ayşegül Sönmez benzer bir tutuma işaret etmişti: “Şimdi risk almak zamanı değilse ne zaman?” https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/aysegul-sonmez/simdi-risk-almak-zamani-degilse-ne-zaman-893219
[10] 18. İstanbul Bienali’nde küratör atanması sürecinde yaşanan tartışmaların ardından düzenlenmeye başlayan ‘‘buradan nereye?’’ forumları kültür-sanat üretiminin maddi koşullarını, karar alma süreçlerini ve dayanışma ağlarını yeniden tartışma imkânı yarattı. Forumlar, kurumlara karşı değil ama kurumların dışında örgütlenme biçimlerini düşünmek açısından oldukça önemli. Bkz. https://www.buradannereye.org/forumlar

