Uzlaşının egemenliğine karşı eleştiriyi geri çağırmak
- Emre Yeksan

- 2 Ağu
- 6 dakikada okunur
Basit bir iddiadan hareket edeceğim: eleştirinin yerini analiz aldı. Bu birdenbire olmadı. 1950’lerde yükselen Soğuk Savaş ortamından bugüne gitgide artan biçimde, özellikle de 1990’da Sovyet Bloğu’nun dağılmasını takiben kapitalizmin alternatifsizliğini ilan ettiği küresel uzlaşı ortamında eleştirel düşüncenin analiz formunda uysallaştırılmasına ve bastırılmasına şahit olduk. Dilsel çözümlemelerin, yakın okumaların, belli başlı anlama biçimlerini öne çıkaran yorumlama pratiklerinin ya da metinlerin, anlatıların altında hep benzer katmanları keşfetmekten bıkmayan kapalı devre söylem analizlerinin, esasen mevcudu dönüştürme çabasına yaslanan eleştiriyi unutturup yerine uzlaşıyı güçlendiren, birbirinin alanına müdahale etmekten imtina eden, çatışmasız bir iş bölümünü egemen kıldığını görüyoruz. Bu iddiayı anlaşılır kılmak için tabii ki en başa, “eleştiri nedir?” sorusuna dönmek gerekiyor.

Öncelikle eleştiriyi bir yazınsal tür, belirli kültür ürünleri üzerine yazılan hemen her şeyi kapsayan bir metin formu olarak ele aldığımızda aslında onu genişleterek ortadan kaldırmış oluruz. Zira kelime anlamıyla eleştiri (critique) bir ayırma ve yargılama eylemini işaret eder. Hatta yer yer kullanıldığına şahit olduğumuz “pozitif eleştiri” deyimi bir oksimorondur, çünkü eleştiri kavramı tarihsel olarak edindiği anlam dahilinde nesnesini olumsuzlama eylemini içinde taşır. Marksizmden hareket ederek “var olan her şeyin acımasızca eleştirisi”ni¹ teorik arayışın ana aksına yerleştiren ve oradan kültürel düzleme odaklanan Eleştirel Teori’nin baş kuramcılarından Adorno’nun ifadesiyle söylersek: “olumsuzlama kendine dayatılana direnmedir.” ² Bu yazı bağlamındaki eleştiri (ve daha spesifik olarak da sanat eleştirisi) bu olumsuzlamanın, bu direnme eyleminin metinsel formudur.
Sanat ve kültür yazını içinde nesnesini olumlayıcı metin türleri de mevcuttur. Bunlar büyük oranda tanıtım yazıları ya da methiyelerdir. Bir de olumlayıcı olmasa da eleştirel sayılamayacak bir dışarıdanlıkla eserlerin farklı katmanlarına bakan analizler, çözümlemeler, yakın okumalar içeren denemeler vardır. Bunlar da elbette belli işlevlere sahip metin türleridir, fakat eleştiriyle karıştırılmamak, eleştiri yerine konmamak kaydıyla. Eleştiriyi bunlardan ayıran şey nesnesine dair olumsuzlama içermesi ve bu olumsuzlama dolayımıyla halihazırda var olmayanı, “yeni”yi, “başka türlü bir şey”i talep etmesidir.
Diğer yazınsal türlerden farklı olarak eleştiri esasen (dar anlamıyla) politik bir ilişki mantığına yaslanır. Burada politik olmaktan kastım eleştirinin çatışmacı bir karaktere, mevcuda dair itirazın harekete geçirdiği bir yönelime sahip olmasıdır. Rancière’in deyişiyle kişileri ya da grupları değil dünyaları, tahayyülleri karşı karşıya getirmesidir. Ne var ki Marx da “var olan her şeyin acımasızca eleştirisi”nden söz ederken oradaki sıfatı edebi bir etki amacıyla, sadece anlamı pekiştirmek için kullanmamıştı. Hatta öyle ki Marx’ın yaklaşımı açısından eleştiride acımasızlıktan vazgeçmek eleştiriden toptan vazgeçmekle denktir denebilir. Zira bu cümleye şöyle devam eder: “Buradaki acımasızlık, hem eleştirinin varacağı sonuçlardan korkmamak, hem de karşısına alacağı güçlerle çatışmaktan çekinmemek anlamındadır.” Dolayısıyla eleştiriyi bugünkü sanat ve kültür ortamının bütünüyle kişisel ilişkilere dayalı, herkesin birbiriyle dostmuş gibi yaptığı, nezaket simülasyonunun hakim olduğu dünyasında hayata geçirmek mümkün değildir. Çatışmasız bir endüstriyel üretimin arayışı içinde eleştiri artık yavan ve iddiasız çözümlemelerin adı haline gelmiştir.
Peki böyle acımasız bir olumsuzlama pratiğinden nasıl oldu da eleştirinin olumlamanın, uzlaşının, mevcudun yeniden üretiminin aracı olduğu duruma geldik? Burada sözü Rancière’e bırakabiliriz: “Sosyologlar "kapitalizmin yeni ruhu"na ihtida etmeye her zaman hazır olan şaibeli "sanatçı eleştirmen"i o canım eski toplumsal eleştirinin karşısına koymak istediler. [...] Şayet hâkim düzenin reddinden kaynaklanan "estetik" biçimler son yirmi-otuz yıldır o bildiğimiz önemi kazandıysa, bunun bir sebebi de, öncülerinin, programlarının ve topluluklarının, kendi anladıkları manada "toplumsal eleştiri"yi hep birlikte aynı anda yetim bırakmış olmasıdır.”³ Burada bahsedilen son 30 yılı 1990 sonrasında reel sosyalizmle birlikte “başka bir dünya hayalinin” de ortadan kalktığı, kültürel üretime kapitalist gerçekçiliğin hakim olduğu dönem olduğunu düşünürsek eğer eleştiriyi yetim bırakıp yerine okuma ve analizin geçmesine yol açan maddi gerçekliğin de bu dönemde egemen olan küresel neoliberal uzlaşı tarafından koşullandığını tespit etmiş oluruz.
Kapitalizmin gezegenin en kılcal noktalarına kadar nüfuz ettiği, akademinin, teorik üretimin, sanatın, yayıncılık ve haberciliğin piyasa mekanizmalarına bütünüyle teslim olduğu son 30-40 yılda çatışmanın yerini yönetişim, mücadelenin yerini müzakere, doğrudan eylemin yerini temsil ve gösteri almış durumda. Bu dönemi tanımlarken uzlaşı kavramıyla kastedilen dünyanın bu halinden rahatsız olunmaması, buna hiç itiraz edilmemesi değil. Sorun bilakis bu itirazların da mevcut düzenin paylaştırdığı işbölümüne tabi kılınmış olması ve solun, hatta genel olarak muhalefetin ona biçilen rolün ötesine geçmeye hamle etmemesi. Tam da bu sebeple eleştirinin öncelikli nesnesi bugüne egemen olan, düzen açısından kullanışlı muhalefet biçimleri olmak zorunda.

Peki eleştiriyi geri çağıracaksak eğer, mevcuda yönelik olumsuzlamanın dili, bakışı, konumlanması ne olmalıdır? Bunun tek bir doğru cevabı olduğunu iddia etmek eleştiriyi reddetmekle aynı anlama gelir. Eleştirinin yapıcı mı, yıkıcı mı, sert mi, yumuşak mı olacağı, aşağıdan mı, yukarıdan mı, göz hizasından mı yapılacağı, ironik mi, sarkastik mi, mizahlı mı, ciddi mi, sakin mi, öfkeli mi olacağı sorusu eleştirinin eleştiri olma niteliğiyle ilgili değil, eleştiren ve eleştirilen arasındaki ilişkinin mahiyeti ile ilgilidir. Mevcuda dönük bir olumsuzlama pratiği olarak eleştirinin ne olduğu bu kadar muğlaklaştırılmış ve bir şekilde unutturulmuşken, nasılını tartışmanın bir tür abesle iştigal olduğunu düşünüyorum. Bu ya da şu üslupla yapılan değerlendirme eleştiri değildir demek ya da eleştirinin ancak spesifik, ince hesaplanmış bir mesafeden yapılacağını iddia etmek, bir uzlaşı formu olan analizi eleştiri yerine koyma çabasının beyhude bir çıktısıdır. Eleştirinin üslubunu, konumlanışını ve mesafesini eleştirinin bağlamı ve o eleştiriye duyulan ihtiyacın karakteri belirler. Eleştiride dilin makbul oluşu ya da adabı muaşerete uygunluğu aranmaz.
Eleştiri nesnesini ikna etmeye, kapsamaya ya da onunla diyalog kurmaya dönük bir çaba içinde de olabilir ama bunlar eleştirinin olmazsa olmazı değil, olsa olsa istisnasıdır. Acımasız olmayı gerekli gören bir eleştiri ayrım çizgisini nesnesiyle kendisi arasına çekmekten, kutuplaştırıcı bir pozisyon almaktan geri durmaz. Örneğin daha önce “Köyün delisi olmak” başlıklı yazıda verdiğim örnekler eleştiri geleneği içinde böyle bir sertliğin, tavizsizliğin gerekli olduğunun da kanıtı. Hatta bunun için spesifik örneklere bile gerek yok. 1910’ların ya da 1960’ların sanat ve siyaset polemiklerine bakıldığında karşı tavır alma, ayrım çizgisi çizme konumundan bügün benzer ayrıcalıklara sahip diğer sanatçıların, yazarların, akademisyenlerin tadını kaçırmama çabasına gerilendiği oldukça net olarak görülüyor. Diğer yandan “egemenlerin tadını kaçırma” iddiası da siyasal olarak en radikal pozisyonu işaret eder hale gelmiş durumda. Bu esnada muhalif kesimler de “neşemizi çalamazlar” diyerek işlerin olağan seyrinde sürmesine katkısını eksik etmemiş oluyor. Bu tavırlara benzer biçimde eleştiriyi muhatabına alan açma çabası olarak bir uysallığa sıkıştırma eğilimini de, 1990 sonrasının liberal diyalog siyaseti ve uzlaşı dünyası içinde politik olanı etkisiz kılma eğiliminin uzantısı olarak görüyorum.
Uzlaşının (consensus) değil uzlaşmasızlığın, ihtilafın (dissensus) pratik formu olarak eleştiri her ne kadar belli bir nesneye (bir esere, bir sanatçıya, bir pratiğe, bir ilişki biçimine) yönelik olsa da onun öncelikli muhatabı konu edindiği bu nesne/olgu ile onu savunanlar değil, bilakis eleştirilen konumdan taraf olanların dışında kalanlar. Eleştiri, en temelde, var olan bir görüş ayrılığının toplumsal alana yayılmasının aracı. Bu açıdan (hem politik hem estetik anlamıyla) eleştirinin öncelikli olarak üç işlevinden söz edebiliriz:
Bizimle benzer düşünen, hemfikir olanlara teorik tartışma cephaneliği sağlamak.
Eleştirdiğimiz meseleye dair belli bir kanaate sahip olmayanları ikna edip bizimle benzer bir konum almalarını sağlamak.
Eleştirdiğimiz düşünce, kanaat ya da pratiğe yakın olsalar da bundan şüphe duyanların o konumdan uzaklaşmasını sağlamak.
Ancak bu üçünden sonra eleştirinin nesnesinin üzerinde yaratmak istediğimiz doğrudan etkinin bir anlamı olabilir. O noktada eleştirinin sertliğini ve konumunu belirleyen ise eleştiren ve eleştirilen arasındaki özgül ilişkidir. Aynı kolektif içinde olduğumuz birine yönelik, ayrıntılarda keskinleşen bir eleştiri ile inandığımız değerlerin tam tersi yönde sergilenen bir pratiğe yönelik eleştirinin tonu, mesafesi, yüksekliği, netliği aynı olamaz. Fakat her iki durumda da ayrım çizgisi eleştirenle eleştirilen arasına çekilmiştir. Eleştiri pratiğinin tanımlayıcı karakteri bu çizgiyi çizme ihtiyacıdır.
Her ne kadar meseleyi basitleştirse de, Andersen’in “İmparatorun Yeni Giysileri” adlı öyküsü eleştirinin ne olduğunu anlatmak için iyi bir örnek. Çıplak olduğu aşikar olan ama bu durum yüzüne söylenemeyen bir muktedirin çıplak olduğunu ortalık yerde haykıran çocuğun tavrı sessizlikle kurulan mutabakatın içindeki bir ayrım çizgisini, bir ihtilafı ortaya çıkarır. Toplumsal uzlaşının buzunu kıran bir seslenmedir onunki. Bilgiyi (imparatorun çıplak oluşu) ve bilgiyi dile getirmeyi belli gruplara hak gören paylaşım mekanizmasını dağıtır. İnsanları artık gördükleri gerçeklikten şüphe duymayacakları biçimde cesaretlendirir.

Tabii ki bu müdahaleye karşı “olur mu canım, imparator çıplak değil ki” diyenler ya da çıplaklığın da aslında bir kıyafet olduğunu, kıyafet kavramının göreceli olduğunu söyleyenler hemen karşılık verecektir. Ama mutabakat bir kere kırılmıştır. Bu, kralın çıplaklığını görüp (bilgi sahibi olma vasfına dayalı olarak üretilen toplumsal eşitsizlikten ötürü) kendi gözüne, idrakine güvenemediğinden bunu dile getiremeyenler için ise sesini yükseltmenin ya da en azından yalnız olmadığını anlayıp bir oh demenin de fırsatı olacaktır.
Tam da bu sebeple eleştiriyi geri çağırmak için 30 yıldan uzun süredir sanat ve kültür yazınına egemen olan birtakım dilsel pratiklere de karşı çıkmak gerekiyor. Acımasızca eleştirinin o pek sevilmeyen “aşikar olan bir hakikati işaret etme ve açıklama” tonu, akademik analizciliğin meselelerin derinine birlikte inmeyi öneren sinsice bilgiç tonundan daha samimi, doğrudan ve eşitlikçidir. Gerçekte var olmayan bir yataylığı performe ederek mevcut eşitsizlikleri görünmezleştiren bir üsluptansa nesnesine yukarıdan bakan bir doğrudanlık eşitlik düşüncesine daha yakın. Çünkü biliyoruz ki en nihayetinde her söz bir iddia taşır ve her iddia belli bir hakikat fikrine dayanır. Herhangi bir hakikat iddiası taşımadığını söyleyen söz en hafif tabirle manipülatiftir, görelilik söylemini kullanarak egemen toplumsal konumunun gücüne yaslanır. Akademik analiz kültürünün yataylık söylemiyle gizlemeye çalıştığı şey, içinde yaşadığımız toplumsal düzenin bilgiye dayalı hiyerarşi yoluyla kendisine tanıdığı ayrıcalıklı konumdur.⁴ Eleştiri ancak bu eşitsiz paylaşım düzeni hedef alındığında ortaya çıkabilir.
Eşitsizliği gizleme ve açığa çıkarma pratikleri açısından analiz ve eleştiri arasındaki ayrım, uzlaşının ve ihtilafın formları olmaları kadar, taşıdıkları iddiaya dair dürüst olup olmama meselesidir de aynı zamanda. Eleştiri, nesnesine dair konumlanışını ve iddiasını saklamayan bir doğrudanlığın pratik biçimi olmak zorundadır
¹ Karl Marx, Arnold Ruge’ye Mektup, Kreuznach, Eylül 1843
² Theodor Adorno, Negatif Diyalektik, çev. Şeyda Öztürk (İstanbul: Metis, 2016) s. 29
³ Jacques Rancière, Nasıl Bir Zamanda Yaşıyoruz?, çev. Murat Erşen (İstanbul: Metis, 2018) s. 38
⁴ Bu konuya dair son dönemde karşılaştığım en keskin ve iğneleyici eleştiri Frankie’s Cultural Observations kanalının “Dear academics…” isimli video-denemesi oldu. Bu çarpıcı metnin sunuş biçimi ve dolaşım modu popüler eleştirinin yeni mecralarda nasıl alan bulabileceğinin örneği olarak da çok etkileyici.


